Arşiv Özel Alan

AKP ve Özel Alanın Yeniden İnşası

Bir önceki yazımda AKP’nin kamusal alanı nasıl yeniden inşa ettiğinden ve kent hafızasından bahsetmiştim. Bu yazıda yönümü içeriye çevirecek ve AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana özel alanı nasıl yeniden inşa ettiğinden bahsedeceğim. Özel alandaki suçların ve devlet destekli muhafazakar dönüşümlerin nasıl gerçekleştiğini ve hakkında nasıl konuşamaz hale geldiğimizi örneklerle aktarmaya çalışacağım.

Medya

AKP ve Kamusal Alanın Yeniden İnşası yazısında, medyanın AKP ile nasıl dönüştürüldüğünden bahsetmiştim. En basit cinsel yakınlaşmaların, cinsel tansiyonun veya temasın televizyonlardan silinmesi AKP için yeterli olmadı. Kendi sansürlerini kendileri imal eden televizyon kanallarının otosansür mekanizmaları hızla çalıştı. Bugün geldiğimiz noktada TLC’nin yayınlarında “domuz” kelimesini, Show TV’nin Güldür Güldür Show’da “cumhuriyet” kelimesini, Kanal D’nin Harry Potter’da büyü kelimesini sansürlediğine şahit oluyoruz. Daha ilginç örnekler de var. Terminatör filminde Sara Connor’ın duvara yansıyan gölgesi sansürlendi. Şu sıralarda ise TRT 2’nin homofobik sansürlerini konuşuyoruz. Bunlar sadece tekil örnekler. Herhangi bir televizyon kanalında gün içinde yüzlerce örneğine denk gelebilirsiniz.
Televizyonlar öyle bir sansür batağının içindeler ki artık bu sansürlere biz de alıştık. Yalnızca 15-20 yıl önce konuştuğumuz hiçbir konuyu konuşamaz olduk. Sansürün dışında havuz medyası kendine alternatif bir gerçeklik yarattı. Bu gerçekliğe de alışır olduk. Televizyon kanalları müstehcenliğin, ayıbın ve utancın sınırlarını genişletti. Hepimize normal gelen en doğal öpüşme sahneleri bile artık “aykırı” oldu. Sevgi, yakınlık ve rızaya dayalı temas içeren her türlü ince duygunun yerini şiddet içeren milliyetçilik, baskı içeren muhafazakarlık, hamaset ve rıza dışı temaslar aldı. Bugün geldiğimiz noktada ise AKP hükümeti sosyal medyayı hedef almış durumda. Geleneksel medyanın dönüşümüyle özel alandaki muhafazakarlık alanlarımız genişlemiş oldu. Sosyal medyanın dönüşümünün çok daha ciddi sonuçları olabilir.

Sohbetler

Köyden kente göçmüş, muhafazakar hassasiyetleri olan aileler -özellikle kadınlar- “sohbet” adı altında apartmanlarda belli evlerde toplandılar. Kendine göre ve çoğunlukla zararsız bir muhafazakarlık anlayışı olan bu aileler radikal İslamla tanıştılar. Dini aslında nasıl “yanlış” bildikleri anlatıldı. Bu aileler dini doğru yaşamak adına kadınları daha fazla baskıladılar. Giyimleri yeniden inşa edildi, muhafazakarlık biçimleri tekrar inşa edildi. Elbette burada kadınların özgür iradeleri olmadığını söylemiyorum. Vurgulamak istediğim ana nokta Türkiye’deki din anlayışının devlet destekli cemaatler yoluyla radikalleştirilmeye çalışıldığı. Bu radikalleşme ve baskı ortamı ise Z kuşağının din ile ilişkisini belirleyen ana faktör olmuştur.
Sohbetler aynı zamanda bir önceki kuşak için yeni bir sosyalleşme alanı yaratmıştır. Elbette ki kadınları bu sosyalleşme alanlarına iten tek faktör AKP ve çeşitli cemaatlerle yaptığı işbirliği değildi. 24 Şubat’tan başlayarak muhafazakar kadını kamusal alandan dışlayan ve hala varlıklarını sürdüren kadın düşmanı cuntacı zihniyetin de etkisi büyüktü. Sonuç olarak muhafazakar kadın üzerinden bir mağduriyet alanı oluştu ve bu mağduriyetin sonucu olarak muhafazakar aile daha da radikalleşti. Önceden neredeyse tamamen seküler özellikli olan “günler” sohbetlere dönüştü.

Bekçiler

Bekçiler hayatımıza girdiklerinden bu yana tartışmaya neden oldular. Kamusal alanda bekçilerin yetkilerini aşacak biçimde güç kullandıkları görüldü. Bekçiler yetki ve sorumluluklarını aşınca araya devlet girdi ve hukuki olmayan uygulamalar hukuki zemine uyduruldu. Bugün bekçilerin yetki ve sorumlulukları, başlangıçta sadece mahalledeki asayişi izlemesi için kurulan bir teşkilat için fazlaca aşılmış durumda. Biz bu genişletilen yetkileri genel olarak kamusal alandaki varlığımızla ilişkilendirsek de aslında bekçilerin özel hayata müdahalesinin yetkileri arasında sayılması Arka Sokaklar dizisine dek eleştiri konusu haline gelmişti. Dizide 14 Şubat sevgililer gününde bir arabada oturan çifte zor kullanarak kimlik soran ve çifti arabadan çıkartan bekçilere polis müdahale ediyordu. Bu endişe ana akım medyadaki en uzun soluklu dizilerden biri olan Arka Sokaklar’a dek inmişti. Bu endişelerin kaynağı yalnızca bir diziye dayanmıyor. Geçtiğimiz yıl bir barda Ciao Bella çalmasına sinirlenen bekçiler havaya ateş açmıştı. Bu olay bana kahverengi gömlekliler diye geçen bekçilerin insanların özel hayatlarına müdahale etme yetkilerine sahip oldukları Nasyonal Sosyalist Almanya’yı hatırlattı. Tesadüfe bakın ki bizim bekçilerimizin üniformaları, yetki alanları ve görevlendirme şekilleri (Bekçilerin AKP kadrolarından listeler halinde seçilmeleri gibi.) kahverengi gömleklilere son derece benziyor. Bekçilerle ilgili bu endişeleri CHP de rapor haline getirdi. CHP bu raporda bekçilerin yetkilerinin ahlak polisliğine dek genişletilmesinden duyduğu endişeden bahsediyor. Aynı endişeyi İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan da paylaşmakta. Türkdoğan’a göre bekçilerin varlığı sosyal hayatı kısıtlayabilir.

Muhafazakarlaşan Aileler ve Z Kuşağı

Ailelerin devlet eliyle din bağlamında radikalleştirildiği, cemaatlere kol kanat gerildiği ve devletin her kademesine alındığı bir dönemde internet ve sosyal medya kültürünün içine doğan Z kuşağı ile aileleri arasındaki çatışma kaçınılmaz oldu. Bu çatışma İstanbul Sözleşmesi’nin işaret ettiği ev içi şiddetin daha net tanımlanmasını da sağladı. Aileleri ile farklı düşünen çocukların, gençlerin ve hatta yetişkinlerin kendi ebeveynleri veya kardeşleri tarafından şiddet görmeleri ve ancak polisin bu şiddet biçimlerini aile içi olabilecek tartışmalar kategorisinde görmesi özel alandaki şiddetin Türkiye’de nasıl görünür olmayan bir şiddet olduğunu gözler önüne seriyor. Ne yazık ki anne ve babanın çocuğuna uyguladığı şiddeti normal kabul eden bir kültürden geliyoruz, ancak kültürümüzde böyle bir öğenin olması o kültür öğesinin yanlış olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine İstanbul Sözleşmesi’nin de ortaya koyduğu gibi özel alandaki şiddet biçimlerinin pek çok türü vardır ve bu şiddet kabul edilemez. İstanbul Sözleşmesi’ni imzalayan devletlerin de bu şiddet biçimlerini önleyici ve mağduru koruyucu politikalar belirlemesi gerekmekte, ancak AKP hükümeti kendisine uyduramadığı yeni kuşağı dizayn etmek için özel alandaki bu baskı ve şiddeti görmezden gelmeye kararlı gibi.

İmam Hatip’ler

AKP hükümeti tarafından radikalleşmiş ailelerin uyguladıkları bir diğer şiddet ise çocuklarının eğitim hayatları ve gelecekleriyle ilgili. İmam Hatip liselerine gitmek istemeyen -özellikle- kız çocuklarına eğitimlerinin devamı için İmam Hatip dışında bir seçenek sunulmuyor. Bu seçenek eğitim haklarını alabilmeleri için şart olarak koşuluyor. Elbette ki her çocuk zorla gönderilmiyor, ancak zorla gönderilenler azımsanmayacak kadar çok. AKP hükümeti yalnızca aileleri radikalleştirerek çocukların hayatlarında belirleyici rol oynamadı. Aynı zamanda çocuklarını İmam Hatip’e yollamak istemeyen dindar ailelerin ne kadar fazla olduğu da ortaya çıktı. Liselere giriş sonrası boş kontenjanların çoğunluğunu İmam Hatip liseleri oluşturuyor. Sadece bu yıl değil. 2019 ve 2018 yılında da böyleydi. Her tarafta açılan İmam Hatip liselerine sadece çocuklar değil dindar aileler de rağbet göstermiyor. Devlet ise İmam Hatip kontenjanlarını artırmaya devam ediyor. Çünkü AKP bu liseler ile yeni nesli “inşa” edebileceğine inanıyor.

Sonuç olarak özel alandaki baskı mekanizmalarını dönüştürüp kendine mikro iktidar alanları yaratan AKP hükümetinin kamusal alanı yeniden inşa ettiği gibi aileyi de yeniden inşa ettiğini görüyoruz. 20 yıl öncesindeki hassasiyetlerle bugünün hassasiyetleri aynı değil. Her iki türlü de AKP’nin hafızamızı, muhafazakarlığımızı, inancımızı nasıl şekillendirdiğine şahit olduk. Tüm bu kontrol etme reflekslerine karşın haberler iyi. Anketler Türkiye’nin tüm bu çabalara karşı direndiğini gösteriyor. Bu direncin kaynakları da belki başka bir yazının konusu.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments