Arşiv Batı Feminizmi Bireyci Feminizm Okulu Çeviri

Kişiliğe bürünmüş özgürlük: Mary Wollstonecraft ve Marry Shelley’nin hayatları

Novak, bu yazıda Charlotte Gordon’un Romantic Outlaws: The Extraordinary Lives of Mary Wollstonecraft ve Mary Shelley (Romantik Kanunsuzlar: Mary Wollstonecraft ve Mary Shelley’nin Olağanüstü Hayatları) isimli kitabını incelemektedir. Çeviren: Mete Han Gencer. Görsel: Hilal Güler, dijital kolaj.

Liberteryen feminizmin özünde şu inanç vardır: Kadınların (ve erkeklerin) kendi hedeflerini ve stratejilerini izleyebilecekleri en iyi durum, devletin kontrolcü kısıtlamalarından ve boğucu toplumsal geleneklerden kurtuldukları durumdur. Dolayısıyla, kurumsal çevrelerde gevşeyen kısıtlamalarla birlikte kendi özgür iradesiyle kendi amaçlarını gerçekleştiren kadın örnekleri görmek liberteryen feministler için her zaman gurur verici bir tablodur.

Pek çok liberteryen, felsefi açıdan on sekizinci yüzyıl feministi Mary Wollstonecraft’ın çalışmalarından ilham almaktadır. Muhtemeldir ki pek çoğu da Wollstonecraft’ın kızı Mary Shelley’nin kurgusal eserlerini zevkle okumuştur. Ancak bu iki kadının kendi onur ve başarı dolu hayatlarını yaşama çabası içinde karşılaştıkları zorlukları bilen sayısı azdır. Charlotte Gordon’un kitabı Romantic Outlaws (Romantik Kanunsuzlar) tüm bu zorlukları detaylıca anlatmakta ve çığır açıcı bu iki kadının kişisel, ekonomik ve sosyal yaşamlarını yaratıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Yazarın açık bir şekilde ortaya koyduğu şey şudur: Wollstonecraft ve Shelley ne kadar parlak ve etkileyici insanlar olursa olsunlar gerçekten dahice seçimler yapmasalardı ve çabucak toparlanma kabiliyetine sahip olmasalardı karşılaştıkları sayısız aksilik hayatlarını kolayca mahvedebilirdi.

Şu an yaşamakta olan pek çoğumuzun hayatı şüphesiz ki bir ölçüde yaşadığımız kişisel trajedilerle şekillenmiştir. Fakat öyle görünüyor ki Gordon’un kitabındaki bu iki isim üzerlerine düşenden fazla çile çekmiştir: Genç Mary Wollstonecraft’ın tacizci, alkolik ebeveyni; trajik çocukluk arkadaşlığı kayıpları; yok olup giden kişisel ilişkilerin kalp kırıklığı; intihar denemelerine varan depresyon; intihar eden akrabalar; Mary Shelley’in eşi şair Percy Bysshe Shelley’nin zamansızca boğulması ve Shelley’nin çocuklarının ölümü…

Wollstonecraft ve Shelley’nin karşılaştıkları zorluklar kişisel alanı bile aşmıştır. Britanya’nın Georgian döneminin haşin bir şekilde uyguladığı cinsiyet temelli mesleki ayrımcılık, çalışmak isteyen kadınları bir yere hizmetçi olarak atamaktaydı (Wollstonecraft’ın kendisinin de İrlanda’da dadılık yaptığı mutsuz bir dönem olmuştu). Bu durum, bir şekilde ekonomiye katkıda bulunmak isteyen kadınlar için aşikar bir ikilem oluşturmaktaydı.

Yine de, bu tarz zorluklar genellikle fırsatları da beraberinde getirir. Gerçekten de, bu anne ve kızın nihayetinde yaşadıkları ekonomik ve hatta toplumsal koşulları derinden etkilemelerini sağlayacak gelişmelere sebebiyet veren şey diğer insanlarla kurdukları güçlü ilişkiler olmuştur.

Bu bilhassa Mary Wollstonecraft’ın hayatının belirgin bir özelliğidir. Özgürlük idealine dair doğuştan gelen sezgileri ve entelektüel merakı, onu muhalif din adamı ve ahlak felsefecisi Richard Price ile tanışmaya yönlendirmiş ve ardından Price da onu radikal yayıncı Joseph Johnson ile tanıştırmıştır. İrlandalı bir aileye yaptığı dadılığı bırakıp o zamanlar ümitsiz duran bir gelir kazanma olasılığı peşinden heyecanlı ama bir o kadar da kederli bir şekilde giden Wollstonecraft, 1787’nin Kasım ayında küçük kız kardeşi Everina’ya şöyle yazmıştır:

“Mr Johnson . . . eğer yazma becerilerimi ortaya koyarsam kendimi rahatça geçindirebileceğimi söylüyor. Bu doğruysa yeni bir cinsin ilk üyesi olacağım demektir. Bu ihtimal karşısında dizlerimin bağı çözülüyor.”

Böylelikle, Johnson’un Wollstonecraft’ı The Analytical Review’ün bir kadrolu yazarı olarak işe aldığı finansal anlamda karşılıklı yararlı bir ilişki başladı. Daha sonra Johnson, Wollstonecraft’ın en etkili olacak eserlerini de yayınladı. Bunların arasında politikacı Edmund Burke’un Fransız Devrimi üzerine yazılarına eleştirel bir cevap olan A Vindication of the Rights of Men (1790) ve kadınların özgürlüklerini ve haklarını savunan zamansız eseri A Vindication of the Rights of Woman vardır.

Romantic Outlaws, halkın Wollstonecraft’ın iki büyük felsefi eserine verdiği şamatalı tepkiyi detaylıca anlatmaktadır. Pek çok eleştirmen, Wollstonecraft’ın kadın olması sebebini öne sürerek eserlere karşı ilgisiz bir tavır takınmış ve bu kadar enerjik bir insan olan Wollstonecraft’ın bile uzun süre kendinden şüphe etmesine neden olmuştur. Halkın tüm tepkisine rağmen Mary Wollstonecraft, özgürlüğün dilini yazma projesine sıkıca tutunmuştur. Daha da önemlisi, esas ilgi alanlarından ve becerilerinden faydalanarak günün sonunda başarılı bir şekilde kendi kariyerini oluşturmuştur.

Tarif edildiği kadarıyla, Mary Shelley bir tür dahi çocuktur. Zaten Shelley’nin de kendisini annesinin omuzları üstünde yükselen bir zihin olarak gördüğüne pek şüphe yoktur:

“Onun [Shelley’nin] bütün eserleri, kadın haklarını savunmaya ve kontrolsüz erkek hırsını kınamaya adanmış olmasıyla ünlüdür. Shelley, hayatını annesinin felsefesini sürdürmeye adamıştır. En büyük korkularından biri hep Wollstonecraft’ın dehasına yetişememek olmuştur.”

Romantic Outlaws, Shelley’nin kendi bağımsız kişiliğini nasıl geliştirdiğini gerektiğince açıklayarak Shelley mirasının hakkını vermektedir: Shelley, Wollstonecraft’a kıyasla politik olarak daha pasif fakat edebiyata kalıcı bir şekilde ismini yazan başlı başına keskin bir düşünür olmuştur.

Shelley’nin daha 19 yaşındayken yazdığı ünlü romanı Frankenstein, or the Modern Prometheus (1818), günümüzde bile birçok tartışma doğurmaktadır: Victor Frankenstein’ın yarattığı canavara çektirdiği işkenceyi tarif etmenin amacı bilimsel uğraşların olası ahlaksız sonuçları hakkında bizi uyarmak mıydı? Shelley – kendisi de çoğunlukla deneyimlediği gibi – annesi olmayan bir varlığın tehlikelerini mi göstermek istiyordu? Liberteryen bir perspektiften bakarsak, Mary Shelley’nin taklit edilemez biçimde yazdığı Frankenstein, bireysellik, özgür irade, ahlaki seçim ve sivil toplumda bireylerin yeri gibi konuları irdeleme tarzıyla hâlâ önem arz etmektedir.

Charlotte Gordon, Romantic Outlaws’ta bu konuları derinlemesine işlemektedir çünkü hem Wollstonecraft’ın hem de Shelley’nin halkın gözündeki itibarı hayatlarında yaptıkları seçimlere dair söylentiler sebebiyle lekelenmiştir. Onu erkeklere dair her tür bağımlılıktan kaçındıracak güçlü bir etik anlayışıyla hareket eden Mary Wollstonecraft, yetişkin hayatının çoğunluğunda evlilikten kaçındı. İlk çocuğu (Fanny), 1794’te Amerikalı bir maceraperest Gilbert Imlay’den oldu. Sonrasında, ölümünden yalnızca bir yıl önce, arkadaşı ve ardından eşi olan William Godwin’le evlendi. Evli oldukları bir yıl süresince de farklı evlerde yaşadılar. Wollstonecraft’ın liberteryen feminist söylemlerinden rahatsız olduklarını dile getirenler bir yana, William Godwin’in onun ölümü ardından yayımladığı kişisel mektuplar da George döneminin ahlaki hassaslıklarını gocundurmaktan fazlasını yapmadı.

Mary Shelley ise ergenliğinin sonlarında ilk aşkı (ve sonrasında eşi) Percy Shelley ile, Percy o zamanlar evli olmasına rağmen, gizli gizli buluşup Wollstonecraft’ın mezarında birlikte okumalar yaptıkları bir ilişkiye girmişti. Bu seçimleri, çiftin toplumun edep anlayışından ve ahlaki sınırlandırmalarının farkındalığından yoksun olduğunu düşünen ailelerinin yaşlılarınca hayretle karşılandı. Bu sebeple, aileleri Percy ve Mary Shelley’ye maddi destek sağlamayı reddetti. Bu skandal, halkın gözünde Mary Shelley’nin itibarının ciddi biçimde düşmesine sebep oldu.

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Britanyası ahlaki namusluluğu (veya buna erdemlilik taslama merakı da denebilir) son derece önemsese de bu tarz romantik ilişkilerin Wollstonecraft ve Shelley’ye özgü olduğunu söylemek cesurca olurdu. Bununla birlikte, Romantic Outlaws’ın yazarının mesajı tam olarak bu durumla ilgili değildir. Gordon daha çok özgür zihinli bu kadınların kişiliklerini ilişkilerinde daha açık bir şekilde sergilediklerini – hatta yaratıcılıklarını ve entelektüel yeteneklerini toplumun mizacına karşı nasıl kullandılarsa kişiliklerini de o şekilde kullandıklarını – ve bu yaptıkları seçimlerin gelecek nesillerin kadın ve erkeklerinin dahil olduğu toplumsal sınırlandırmaların genişletilmesine yardımcı olduğunu ileri sürmektedir. Özgürce yaşanılan aşkın ve cinsel özgürlüğün geliştirici adaptasyonlarının doğurduğu sonuçlar ve bıraktığı miras akademik liberteryen çalışmalarda genellikle yeteri kadar takdir edilmemektedir. Bu nedenle, Charlotte Gordon çağdaş kitleye Wollstonecraft ve Shelley’nin ilişkisel tecrübelerini böylesine açık bir şekilde ve iyi kötü her yönüyle sunduğu için takdiri hak etmektedir.

Çağdaş liberteryenizmin sahip olduğu çok büyük şanslardan biri, Mary Wollstonecraft ve Mary Shelley’nin, kadınların hak ettikleri eşit özgürlükleri ve hakları aldığı ideal dünya tasavvurunun atalarının, fikirlerine ve yaşamlarına tekrardan ilgi gösterilmeye başlanmasıdır. Charlotte Gordon’un iddialı çifte biyografisi Romantic Outlaws, liberteryen fikirlerin insanların hayatlarını nasıl etkileyebileceğini, özellikle de çağdaş liberteryen feministlerce methedilen isimlerin hayatlarını nasıl etkilediğini, ikna edici bir şekilde ortaya koymaktadır.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments