Arşiv Bireyci Feminizm Okulu Çeviri Özel Alan Teorik

Kürtaj Hakkı: Liberteryen Savunma

Bu makale Sharon Presley ve Robert Cooke’un The Right to Abortion: A Libertarian Defense isimli makalesinden çevrilmiştir. Çeviren: Asena. Görsel: Louise Bourgeois, Mamelles, kauçuk, fiberglas ve ahşap, 1991

Her ne kadar kürtaj ve kürtaj hakları konuları liberteryenler tarafından çeşitli açılardan incelenmiş olsa da, bu makale liberteryen bakış açısıyla kürtajın etik kısmının daha sistematik ve felsefi bir savunmasını yapmayı amaçlamaktadır. Bu makalenin amacı, hem bazı liberteryenler tarafından ileri sürülen kürtaj karşıtı iddialara cevap vermek hem de kürtajın çeşitli açılardan (felsefi, psikolojik ve yasal) incelenmesi suretiyle genel bir değerlendirmesini yaparak kürtajın etik kısmını ortaya koymaktır. Bu değerlendirmemizde, liberteryen olmayan kürtaj karşıtlarına herhangi bir atıf yapmadık ancak liberteryen kürtaj karşıtlarının ileri sürdükleri savlar liberteryen olmayan kürtaj karşıtlarınınkilerle neredeyse aynıdır. Ayrıca, bu makalede, kusurlu hatta kürtaj sorunu için yıkıcı nitelikte olduğunu düşündüğümüz, kürtaj yanlısı olarak ileri sürülen bazı mevcut argümanların incelemesini de yapmaktayız.

Kürtajın ahlakiliği için felsefi bir temel geliştirmeye çalışan liberteryenlerin çoğu doğal haklar teorisini kullanmaya çalışmaktadır. Bu yaklaşıma katılmakta birlikte, bugün liberteryenler arasında kabul gören doğal haklar konusunda katılmadığımız bazı noktalar bulunmaktadır. Bu bakış açısı, esasında bireyin kendi bedeni üzerindeki kontrolünü öz-sahiplik’e (bireyin kendi kendisinin sahibi olduğu fikrine) dayandıran Lockeçu ve iktisadi bir bakış açısıdır.

Bazıları, özellikle kürtaj konulu bir makalede doğal haklar teorisine bir alternatif getirmenin gerekliliğini sorgulayabilir. Ancak, mülkiyetçilik modelinden ortaya çıkan birçok problemi görmekteyiz. Özellikle, kürtaj sorunu “öz-sahiplik” modeli altında kendi kendini kesin olarak çözmemektedir.

Lockeçu modelin sahip olduğu belli başlı problemlere ana hatlarıyla burada değineceğiz. Örneğin, fiziksel mülkiyetin her türü, ister bir hayvan üzerinde ister bir bitki ister bir mineral üzerinde olsun, bir “şey”dir, insan değil. Kölelik karşıtı Theodore Weld’in kölelik tanımı bu hususa işaret etmektedir: “insanları şey gibi tutup, insanlara şey gibi davranmak”. Buna karşın, Lockeçu haklar teorisi bizim aslında mülk olduğumuzu söylemektedir. Net olmak gerekirse, kendi kendimize sahip olduğumu fikrine dayanan yaklaşım bizi son derece ilginç bir denklemle baş başa bırakıyor gibi gözükmektedir: öz-kölelik eşittir özgürlük.

Bu sadece giderilmesi gereken bir sorun veya görmezden gelinmesi gereken küçük bir detay olarak görünüyor olabilir. Ama fizikteki bu tür birkaç teorik önemsiz şey, yeni paradigmaların (görelilik, kuantum mekaniği) sadece yirmi yılda eskilerinin (Newton fiziği) yerine geçmesine neden oldu; böylesi birkaç yanıtlanmamış soru, öz-sahipliğin tolere edebileceğinden çok daha fazlası olabilir. Örnek olarak, eğer öz-sahiplik kıyas yoluyla getirilmiş bir argümandan başka bir şey değilse, o halde sadece çalışan bir teoriye yaklaşmakta veya onun yerine geçmektedir. Aslında, Lockeçu teoriyi savunanlar gerçekten de açıkça “öz-sahiplik” demek istemişlerdi. Ancak böyle bir kavram neden en başta yaratıldı? Fiziksel bir varlık olan beden, en nihayetinde psikolojik benlikten ayrılamaz, ikisi aynı varlığın, aynı varoluşsal sürecin farklı görünümleridir. Ve eğer başka bir bedene sahip olan ayrı bir “ben” yoksa öz-sahiplik kavramı sonsuz bir biçimde aynı ben tarafından sahip olunan “ben” saçmalığı haline gelmektedir. Biz, tek başına hareket eden ve kendi içinde daha küçük benliklere ayrılmayan bütün bir insan fikrini benimsemeyi daha basit buluyoruz.

Bunun dışında, hakların mülk olduğunun kabulü kaçınılmaz şekilde, bir kişinin haklarının elinden çıkarılması için rıza göstermesi gerektiği anlamına gelecektir. Mülkiyet rızaen devredilebileceğinden mülk olarak tanımlanmaları halinde hakların da aynı şekilde devredilebilmeleri gerekir (Hugo Grotius’den beri birçok doğal hukuk teorisyeni bu fikri desteklemiştir). Kişinin rızai bir anlaşmayla köleliği seçebileceği önermesi, bize göre tamamen iğrenç olsa da, bu çerçeve dahilinde kolay kolay (hatta hiç) reddedilemez. Bu durum, Davis B. Davis’in The Problem of Slavery adlı eserinde belirttiği üzere “geleneksel doğal haklar doktrinin en vahim kusurudur.”

Karşıt görüşteki doğal haklar doktrini, bu hakları mülk olarak değil bireysel vicdanın koruyucusu olarak tanımlar. İnsanlar özgür, erdemli bireylerdir ve onların özgürlükleri kendi kaderlerini tayin edebilme haklarından gelmektedir. Böyle haklar, bize bir kere varlıkları bahşedilince, doğaları gereği devredilebilir değillerdir. Bu, İngiliz Ayrılıkçıları’nın “vicdan özgürlüğü”, Quaker’lerin “iç ışığı”, Josiah Warren’ın “bireysel egemenliği”, kölelik karşıtlarının “vicdani hesap verilebilirliği”dir ve mülkiyetten çok daha fazlası, Orta Çağdan bu yana sosyal ve dinsel isyanların arkasındaki güdüdür. İnsan, seçme imkanına (seçme ve hareket etme yeterliliği) sahip olması ve bu imkanın farkında olması nedeniyle erdemlidir. Kişi, bir bütün olarak hem özdür hem de eyleyicidir.

Bizim haklar tartışmamız, insanın haklarla birlikte özgür ve erdemli bir birey olarak tanımlanması ile başlamaktadır. Bu bakış açısından, hem genel olarak hakların doğası üzerine hem de kadının kürtaj hakkı lehine bazı argümanlar çıkarmaktayız.

Lockeçu haklar öğretisi, “özgürlük” kavramını insanın kendi aktivitesinin bitirilmiş ürünü üzerindeki kontrolü anlamında kullanmaktadır. İnsanın kendi kaderini tayin etme hakkı bağlamında tanımlanan özgürlük kavramı ise insanın kendi yaşamı ve gelişimi üzerindeki seçimlerinin kontrolüdür. Kişi – özgür ve erdemli birey – süreci seçebileceği gibi ürünü de seçebilir; yani bu hak duygusal, psikolojik veyahut tamamen fiziksel bir durum için gerekli olduğuna inanılan seçimleri yapabilmektir (En nihayetinde, bedenin varlığın geri kalanını nasıl etkilediğini kontrol etme hakkı olmaksızın kişinin bedenini kontrol etme hakkı anlamsızlaşacaktır). Hiç kimse, bu seçimleri etkileyecek araçları temin etme yükümlülüğü altında değildir. Hatta aksine, seçenekleri tanıyabilme ve yaratabilme yetisi özgür ve erdemli birey olmanın bir parçasıdır. Ancak, kendi kaderini tayin etme hakkına müdahale etmek — yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışında Locke yerine Jefferson’ı takip etmek — insanın erdemli birey olma yetisini reddetmek, insana bir “şey” gibi davranmak demektir. Böylesi bir müdahale, siyasal veya ekonomik sömürü için düzenli ve sistematik bir şekilde gerçekleşirse buna “kölelik” diyoruz. Geleneksel kölelikte bireyin kendi bedeni üzerinde sürekli ve doğrudan fiziksel kontrol sağlanır. Köleliğin bu türü, Amerikada’ki ırk köleliğini, Sovyetler’deki işçi kamplarını, herhangi bir yerdeki mecburi askerliği ve bizim de tartışacağımız üzere kürtajın yasaklanmasını kapsamaktadır.

Temel mesele: kadının kendi kaderini tayin etme hakkı

Kürtajın ahlaki açıdan yanlış olduğunu savunanlar genelde tüm dikkatlerini fetüs üzerinde toplamıştır. Onlara göre kadının hakları, hamileliğin yaşamı ve sağlığı üzerindeki etkileri, fetüsün iddia edilen yaşam hakkına kıyasla ikincildir. Buna karşın, biz asıl odağın kadın olduğunu, temel problemin onun kendi kaderini tayin etme hakkı olduğunu savunuyoruz. Öncelikli olarak ahlaki iddiada bulunacak olan kadındır zira kadın, hali hazırda var olan özgür ve erdemli bireydir. Onun yaşamı, onun bedeni ve onun fiziksel kaynakları talep edilmektedir, tam tersi değil.

Önerdiğimiz haklar öğretisinde, kadının kendi kaderini tayin hakkı sadece fiziksel bedeninin ve bedende yaşanan her türlü olayın kontrolünü değil aynı zamanda hayatının ve sağlık durumunun psikolojik ve varoluşsal tüm ögelerini içermektedir. Bu demektir ki kendi mutluluğunu ve menfaatini devam ettirmek için bedeninin nasıl kullanılacağına ilişkin seçim yapma hakkı kadına aittir.

İstenmeyen gebelik durumunda, kadının varoluşsal seçimi kürtajı seçip seçmemek yönünde değildir. Garrett Hardin’in de belirttiği üzere, buradaki seçim kürtaj ve zorunlu çocuk bakımı arasındadır (bir biyoloğun kürtaj sorununa bakışı için yazarın Zorunlu Annelik kitabına bakılabilir). Eğer başkaları kadını anne olmaya zorlayabiliyorsa (çocuğu büyütmese dahi biyolojik anne hala odur) kadın, adeta sahipsiz doğal kaynak bellenmiş veya bir köleymişçesine bedenini fetüsün kullanımına açmaya mecbur edilmiş demektir. Fetüs alınıp ayrı olarak büyütülse bile, kadın yine de üretici olmaya (bebek makinesi) zorlanmış demektir. Dolayısıyla, kadının temel seçim hakkı, kendi bedenini ve mutluluğunu kontrol hakkı lağvedilmiş olmaktadır.

Meseleyi kendi kaderini tayin etmek olarak değil de sadece “bedenin kontrolü” olarak görmek — ki bu bakış fiziksel bedenin psikolojik varlıktan ayrı olduğunu vurgulamaktadır— ahlaki sorunu asıl amacından saptırıp liberteryenlerin kürtaj sorununa yaklaşımını zayıflatacaktır. Liberteryen çevrelerde önerilen iki argüman bu sorunun ağına düşmüştür.

Bedenin mülk olduğu fikri, Murray Rothbard ve Walter Block gibi bazı liberteryenlerin “başkasının mülküne izinsiz girme” gibi bir kıyas yoluna gitmeleri sonucunu doğurmuştur. Bu görüşte fetüs kadının mülküne (yani bedenine) izinsiz girendir ve bu yüzden kadının onu reddetme hakkı vardır. Bu argümana cevap olarak, kürtaj karşıtları mülkiyete izinsiz girme eyleminin tek başına izinsiz gireni öldürmeyi meşru kılmadığını ileri sürmüştür. Sadece izinsiz girdi diye kaçak bir yolcuyu uçaktan atamayız demektedirler. Rothbard, bu karşı argümanı başkasının bedeninde “kaçak yolcu olarak saklanmanın” çok daha ciddi bir suç olduğunu ve tahliyeyi hak ettiğini söyleyerek cevaplamaktadır.

Her ne kadar Rothbard’ın vardığı sonuca katılsak da mülkiyete izinsiz girme benzetmesinin bu sonuca varmak için en iyi yol olmadığı kanaatindeyiz. En başarılı benzetmeler bile kusursuz değildir ama mevcut benzetme duruma yararlı olacak kadar iyi uymamaktadır. Bu benzetme, liberteryen düşüncede yaygın olan iki kavramsal sorunun klasik bir örneğidir: mülkiyet fetişizmi ve uygun olup olmadığını önemsemeksizin tüm kavramları iktisadi terimlerle açıklama ısrarı.

İlk olarak, daha önce de belirttiğimiz gibi kölelik sistemi dışında bedenin mülk olarak kabulü mümkün değildir. Daha da önemlisi, fetüs “izinsiz giren” olarak nitelenemez çünkü “izinsiz giren”in tanımının özünde başkasının arazisine bilerek (izinsiz girmek yönünde açık bir kastın varlığı gerekli olmasa da) izinsiz giren bilinçli bir insan vardır. Daha sonra ayrıntılı olarak göstereceğimiz üzere, fetüs bilinçli bir insan değildir ve dolayısıyla kasten hareket etme yetisi yoktur (Rothbard tabii ki fetüse bilinç atfetmemiştir ama böylesine göze çarpan bir kusuru olan kıyası kullanmadaki tehlikenin farkına varamamıştır).

İzinsiz girme benzetmesi çok çelişkilidir ve çok daha sinsi ikinci bir yanlış argümana sebebiyet verebilir. Örneğin, 1978’deki makalesinde Block şöyle demiştir: “izinsiz giren fetüs mümkün olan en nazik şekilde kaldırılmalıdır… Tıp bilimi fetüsün öldürülmediği bir kürtaj metodu geliştirirse (bazı sınırlı hallerde bu mümkün hale gelmiştir) başka bir metodla kürtajın gerçekleştirilmesi cinayet olacaktır.” Yani Block’a göre, fetüs öldürülmeden alınabiliyorsa anneden bağımsız olarak büyütülmelidir. Eğer kimse fetüsü büyütmek istemiyorsa ancak o zaman hukuka uygun şekilde öldürülebilir.

Her ne kadar Block bu görüşü kürtaj yanlısı olduğu iddia edilen bir makalede dile getirmiş olsa da, aslında bu görüş kürtaj karşıtıdır. Çok da uzak olmayan bir gelecekte, teknolojik gelişmeler döllenmeden sonra hamileliğin herhangi bir aşamasında fetüsün alınmasını mümkün hale getirecektir. Block’un mantık silsilesini izlersek, kürtajın her zaman cinayet sayılacağı bir dönem gelecektir. Gerçekten de, kürtaj karşıtları tarafından yakınlarda hazırlanan birçok yasa teklifi fetüsün canlı tutulması için her türlü çabanın harcanacağı ve yaşadığı müddetçe kadının tüm taleplerini kaybedeceğini öngörmektedir, hatta bunların bazıları yasalaşmıştır.

Duruşu kürtaj yanlısı olarak değerlendirilse bile, Block kürtajın asıl anlamının kadının hamile olmayı veya çocuk yetiştirmeyi istememesi değil çocuğu dünyaya getirmeyi istememesi olduğunu idrak edememiş ya da dikkate almamıştır. Eğer fetüs Block’un önerdiği üzere alınıp ayrı olarak yetiştirilse bile kadın yine de getirdiği bütün psikolojik anlamla birlikte biyolojik anne olacaktır. Kadın yine bebek makinesi olmaya zorlanmış olacaktır. Ama biz kadının kendi kaderini tayin etme hakkının fiziksel olarak mümkün olduğu müddetçe bir çocuğu dünyaya getirmeyi reddetmeyi de içerdiği görüşündeyiz.

Yani, fetüs, bir insan olsa bile, kadının kaynakları veya kendi kaderini tayin etme hakkı pahasına yaşam hakkı talep edemez.

Fetüs “kişi” midir?

Kürtaj karşıtları, ahlaki savlarını büyük çoğunlukla fetüsün de bir “kişi” olduğuna, bu yüzden de tam doğmuş insanlarla aynı haklara sahip olmaya yetkili olduğuna dayandırmaktadır. Dolayısıyla fetüsü öldürmek bir bireyi öldürmek demektir ki bu da cinayettir. Eğer fetüs bir “kişi” değilse, kürtaj karşıtı savlar çökmektedir.

Kavramın kritik önemine rağmen, liberteryen kürtaj karşıtları “birey” kelimesinin net, anlamsal bir tanımını yapmazlar. Bu kavramı baştan savma ve kafaları karışık bir biçimde kullanırlar; tam tanım makaleden makaleye değişmektedir. 1978’deki kürtajla ilgili makalesinde Block tarafından da yapıldığı üzere, genelde bu kavramı insan kavramıyla özdeşmişçesine kullanırlar.

Onların “insan” kavramını kullanışları baştan savma ve belirsizdir. Kürtaj karşıtları, insan kelimesinin iki farklı anlamını — biyolojik veya genetik insan ile psikolojik insan— ayıramamaktadır. Fetüsün biyolojik olarak insan olduğunu kanıtlamak için delil toplarken, otomatik olarak bu delillerin fetüsün bir kişi olduğunu da kanıtladığını düşünürler. Hatta bir “Libertarians For Life” makalesi, daha da ileri gidip fetüsün bir kişi olup olmadığı meselesi tamamen biyolojik bir sorundur diyerek son birkaç bin yılın filozoflarını, psikologlarını ve hukukçularını şaşırtmıştır. Kürtaj karşıtlarının Humpty-Dumpty’i taklit ederek kelimeleri kendi istedikleri anlama getirme arzusuna karşın, “kişi” kavramı “biyolojik insan” ile aynı anlama gelmemektedir.

Biyolojik ve psikolojik insan arasındaki çizgiyi belirsizleştirmek, kürtaj karşıtlarının işine gelen bir taktiktir zira fetüs bariz bir şekilde genetik olarak insandır. Bir kadının bedenindeki döllenmiş yumurtanın DNA’sında kodlanan bilgiler, yumurtanın ne şekilde bir insana dönüşeceğini söylemektedir. Ancak, bu gerçek tek başına ahlaki bir öneme sahip değildir. İnsan vücudundaki her bir hücre aynı genetik bilgiye sahip olduğundan, herhangi bir hücreden insanı klonlamak teorik olarak mümkündür. Ama derideki hücreleri öldürmenin cinayet olduğunu hiç kimse iddia etmeyecektir. Kürtaj karşıtları tabii ki döllenmiş yumurtanın diğer hücrelerden farklı olduğunu ileri sürecektir. Yazının ilerleyen kısımlarında bu ikisinin hangi açılardan farklı olduklarını tartışacağız.

Kürtaj karşıtları biyolojik insan olan fetüsle psikolojik insan olan çocuk arasında önemli bir fark olmadığı yönündeki imalarını güçlendirmek için, fetüsün kadının bedeninin bir parçası olmadığı konusunda ısrar etmektedir. Onlara göre fetüs, kadının bedeniyle simbiyotik bir ilişki içinde olan ayrı bir oluşumdur ve onun parçası değildir. Fetüs ve kadın farklı fiziksel yapılara sahip olsalar da, fetüs türün bağımsız bir üyesi değildir. O, kadına fiziksel olarak bağlı olmanın yanında kadının sistemine metabolik olarak da bağımlıdır. Fetüs, kendi kanını pompalamaz, kendi nefes almaz ve onun ayrı veya herhangi bir bilinci yoktur. Sanki tamamlanmış, kendi kendine yetebilen bir yapıymışçasına fetüsün ayrı bir oluşum olduğunu söylemek, biyolojik açıdan bile hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Fetüsün kadına olan açık bağımlılığından yola çıkan Rothbard, fetüsün bir parazit olduğunu bu yüzden de uygunca çıkarılabileceğini savunmuştur. Nasıl ki Devlet ve yönetici sınıf, üretici güçlerin üzerindeki parazit olarak adlandırılabiliyor, bir insanın vücudundan beslenen bir organizma da aynı şekilde adlandırılabilir der Rothbard. Kürtaj karşıtları bu savı cevaplamak için biyolojik olarak parazitin başka bir canlı türüne ait organizmanın içinde veya üstünde yaşayan, dışsal bir kaynaktan gelen bir canlı varlık olmasına işaret eder.

Buradaki problem, Rothbard’ın kavramı benzetme amacıyla kullanırken kürtaj karşıtlarının gerçek anlamıyla kullanmasıdır. Metaforik olarak, Rothbard’ın argümanında gerçeklik payı vardır çünkü hamilelik aynı bir parazit gibi kadının sağlığı için yıkıcı olabilir (kadının bedensel sistemlerinin zorla kullanılmasına ilişkin ayrıntılı açıklaması için bkz. 1973’teki Yüksek Mahkeme kararlarına yol açan Cheriel Jensen and Lynette Perkes tarafından yazılan amicus curiae). Biyolojik bir benzetmeyi biyolojik bir bağlamda kullanmanın gerçek olarak anlaşılmaya yol açacağı açıktır. Eğer benzetme bu durumda olduğu gibi isabetli değilse kaçınılmaz şekilde yanıltıcıdır. Biz farklı bir temelden yaklaşmayı tercih ediyoruz.

Kürtaj karşıtları “kişi”nin biyolojik tanımını ortaya koymayınca, kürtaj yanlısı liberteryen çevrelerde kullanılan yaygın tanımla devam ederler: “kişi, akıl ve seçim yetisine sahip hayvandır.” Ancak en azından bir kürtaj karşıtı, Edwin Vieira, Jr., bu tanımı “rasyonel düşünce”nin neyi ifade ettiğinin ve neyin rasyonel olacağına kimin karar vereceğinin belli olmaması yönünden eleştirmektedir. Vieira’nın kendi tanımını eleştirdiği tanımdan daha açık bir hale getirmediği düşünüldüğünde, bu eleştiri oldukça ironiktir.

Vieira’nın eleştirisi sorulara açıktır çünkü bu tanımdaki “rasyonel” terimi “makul” veya “doğru” anlamına gelmemektedir. Belli bir sonucu tanımlamak için değil, genel bir bilişsel yetiyi tanımlamak için kullanılan felsefi bir terimdir. Bir eylemin rasyonel olup olmadığı tartışmaya açıktır ama biliş gücüne sahip olmak doğrudan gözlemlenebilir, davranışsal bir fenomendir.

Ancak, “kişi” kavramıyla ne ifade edildiğini “rasyonel”den daha kesin kavramlarla tanımlamak mümkündür. Organizmanın genetik olarak insan olma gerekliliğine ilaveten, genel olarak psikolojide ve felsefede kabul edildiği üzere “kişilik”in birbiriyle ilişkili birçok görünüşü vardır. Oxford Unabridged Dictionary’e göre, felsefi anlamıyla “kişi”, bilinçli ve rasyonel varlıktır. Rasyonalite ise “genellikle düşünceyi ve eylemi bir sonuca bağdaştırmaya yarayan düşünsel güç veya yeti”dir. Bu demektir ki kişi, psikologların deyimiyle “amaçsal eylem”le, filozofların deyimiyle “seçim yapmak”la uğraşan bir organizmadır.

Psikolojik bir bakış açısıyla, rasyonellik ve öz-farkındalık için gereken koşul kavrama yetisidir. Yani, algıları ve duyumları zihinsel bir organizasyona entegre etme sürecidir ve bu süreç bireylerin kasıtlı, amaçlı hareketler veya hatırlamayı da içine alan başkaca entellektüel aktivitelerde bulunmasını sağlamaktadır.

Fakat bu özelliklerin hiçbiri, doğumdan sonraya kadar ortaya çıkmamaktadır. Kavrama yetisi için gerekli algısal süreç, ancak organizma çevresel uyarıcılara maruz kaldığında, yani algılanacak bir şey söz konusu olduğunda, başlar. Oldukça kısıtlı duyusal bir çevre olan uterusta, fetüs için sadece en primitif seviyedeki duygular ve refleksler mümkündür. İzolasyon depolarıyla (uterusa benzer bir ortam) yapılan duyusal mahrumiyet deneyleri göstermiştir ki, bilişsel işlev gören yetişkinler için bile, algısal alan bu koşullar altında neredeyse yok olacak kadar ufalmaktadır.

Doğum, aynı zamanda amaçsal eylemlerin başlayabildiği andır. Çocuk psikologları Mussen, Conger ve Kagan, çocuğun doğumunun onun işleyişindeki iki esaslı değişimle belirlendiğini söylemektedir. Bu aşamalarda, psikologlara göre, “çocuk . . . yakında giderilmesi gereken dengesizlik, mahrumiyet veya rahatsızlık durumlarına tabidir ve çevre algısıyla ona olan tepkilerini şekillendiren çeşitli olaylarla karşılaşır. Bu durumlar, psikolojik açıdan önemlidir çünkü çocuğu rahatsızlığı gidermek için bir şey yapmaya iter.” Bu, amaçsal eylemde bulunmaktır.

Yenidoğanın rasyonel ve bilişsel olmadığı bu yüzden de çocuk katline açık kapı bıraktığı yönündeki iddia, bebek psikolojisiyle ilgili cehaletten kaynaklanmaktadır. Yenidoğanın ekonomik teorinin nüansları hakkında tartışamıyor olduğu gerçeği, onun bilişsel olarak işlev görmediği anlamına gelmemektedir.

Mussen, “Yenidoğan, nefes almaya başladığı andan itibaren olağanüstü yetenekli bir organizmadır” der. “O, duyabilir koklayabilir, acıyı hissedebilir, dokunabilir, konumunu değiştirebilir . . . Bebek doğduğu andan itibaren, türüne özgü temel algıları deneyimlemeye biyolojik olarak hazırdır. . . Modern psikoloji yenidoğanı, bebeği nispeten hissiz gören 16. yüzyıl psikologlarına kıyasla daha büyük saygıyla incelemektedir. Biz, yenidoğanın hissizliğine ve yetersizliğine ilişkin miti yok ettik.”

Kürtaj karşıtları, fetüs ve bebek arasındaki bu farklılıkların arkasından iki farklı savdan biriyle dolaşmaya çalışmaktadır. Bazıları, farklılığın sadece bir seviyeye kadar olduğunu söylemektedir ki gördüğümüz üzere bu kavram, gelişen psikolojinin buluşlarına ve çıkarımlarına terstir. Bazılarıysa insan olmaya yönelik potansiyel kapasiteyle fiili kapasite arasında değersel olarak kayda değer bir farklılık olmadığını iddia etmeye çalışmaktadır. Bu iddia, insan tecrübelerinin çoğuna zıt düşmektedir. İnsanlar, çoğu olayda inşası gereken bilgiler ve bölümler (DNA veya fetüs; ev için gereken planlar ve materyaller) ile tamamlanmış yapı (bebek veya ev) arasında bir fark görmektedir. En nihayetinde, potansiyel sadece varsayımsal olarak mümkündür. Potansiyel kapasite, sadece gerekli ve yeterli koşullar altında fiili halini alır ve bu nedenle ona fiili kapasiteyle aynı değer atanamaz.

Potansiyelin karşısındaki “fiili kapasite”yi itibarsızlaştırmayı amaçlayan kürtaj karşıtları, komatöz veya engelli bireylerin rasyonellik veya seçim (veya bilişsel işlevsellik) yetisini haiz olmadıklarını ancak hepimizin onları meşru bir şekilde öldüremeyeceğimiz konusunda hemfikir olduğumuz argümanını ileri sürmektedir. Bu argüman, “tanım” ve “kişi” kavramlarına yönelik yanlış anlaşılmayı açığa vurmaktadır. Belli bir tür oluşuma yönelik tanım, o oluşumun “normal şartlar altındaki” biricik özelliklerini tanımlar. Normdaki kısmi dalgalanmalar oluşumun temel doğasını değiştirmez. Bir araba, frenleri çalışmıyor diye araba olmaktan çıkmaz. Komatöz veya engelli bireylerin bozulmuş durumları düzeltilebilirse, onlar bilişsel olarak işlev görebilirler çünkü gerekli tüm aparatlar zaten çoktan gelişmiştir (engelli bireyler bilişsel işlev görürler ama bu sadece normdan daha düşük bir seviyede gerçekleşir). Ancak, normal şartlar altındaki bir fetüs bilişsel işlev görmemekte veya seçimler yapmamaktadır. Nasıl ki bir arabanın birleştirilmemiş parçaları freni patlamış bir arabadan farklıdır, bir fetüs de komatöz bir insandan kavramsal olarak farklıdır.

Bu sebeplerledir ki, fetüs öz-bilince sahip değildir, bilişsel işlev göremez ve amaçsal eylemde bulunma yetisini haiz değildir. Sonuç olarak, genel olarak kabul gören psikolojik, felsefi veya hukuki anlamda kişi değildir. Kürtaj karşıtları, fetüsün bu kriterleri yerine getirdiğini gösteren herhangi objektif bir delil göstermemişlerdir; sadece bu kriterlerin potansiyel olarak yerine getirebileceğini ileri sürmektedirler. Bu yüzden, fetüse “kişi” demek kişi kavramını anlamsızlaştırmaktadır.

Ancak, kürtaj karşıtları, döllenmiş yumurtanın ana rahmine düşer düşmez onu benzersiz ve birey yapan özel bir şeyle dolduğunu savunmaktadır. Bir Libertarians For Life makalesi şöyle demektedir: “Herhangi bir rasyonel çalışmayla ulaşılabilen, hayatla ilgili kritik gerçek şudur ki her birimiz bir yıl önceki, doğum sırasındaki veya ana rahmine düşme anındaki o aynı benzersiz kimliğiz. Prima facie durumda, ‘ben’ her zaman ‘kendi’dir.” Ama bu objektif olarak ne anlama gelebilir? Öz farkındalığa sahip olmayan bir oluşumda “ben”den bahsetmek anlamsız bir ifadedir, boş kümedir. Kişilik bir kere oluştuktan sonra insan hayatınca süregelen anılar ve davranışlar bütününden söz edebiliriz ancak ana rahminden itibaren aynı kalan, kanıtlanabilen tek “kimlik” DNA’daki genetik dizilimdir. Eğer kürtaj karşıtları aksini iddia etmek isterse, ispat yükü üzerlerindedir. Şu ana kadar sadece sözde prima facie durumu öne sürmüş ve herhangi bir delil göstermemişlerdir.

Görüşümüz odur ki böylesi bir delili gösteremezler çünkü bu mevcut değil. Eğer fetüsün bir “kişi”yi tanımlayan psikolojik niteliklere sahip olduğunu gösteren objektif bir delil yoksa kürtaj karşıtları fetüsün onu insanlıkla veya, onların gerçekte ne ifade etmek istediğini söylemek gerekirse, ruhla dolduran özel “bir şey”e sahip olduğunu iddia ettikleriyle kalırlar. Ne var ki ruh, ispatlanamayan mistik/dinsel bir kavramdır ve genel liberteryen ahlak felsefesinde veya din ve devlet ayrılığını savunan bir seküler toplumda kabul görmemektedir. İnsanlar, eğer istiyorlarsa böylesi dini kavramlara inanmakta özgürdürler ancak bunları, kürtaj karşıtlarının yapmaya çalıştığı gibi, başkalarına dayatma hakları yoktur.

Geriye iki soru kalmaktadır: Fetüs hangi aşamada kişi haline gelmektedir? Ve hangi ana kadar kürtaja ahlaken izin verilebilir? Liberteryenler, fetüsün ne zaman rasyonelliğe kavuştuğu dolayısıyla kişi olduğu sorusu üzerine bitmek bilmeyen tartışmalara girmiştir. Kesin bir biyolojik dönüm noktasının olmaması, ahlaki iddialarını biyolojik hatta psikolojik kriterlerle temellendirenler için kaygan bir zemindir. Fetüsün anneden ayrıldıktan sonra hangi (belirlenemez) noktada açıkladığımız anlamıyla kişi olduğundan bağımsız olarak, ikinci soru, biyolojik değil ancak ahlaki ve felsefi temeller üzerinde açıklanabilir.

Kadının kendi kaderini tayin etme hakkının mantıken hamilelik doğal güçlerle sona erene kadar (yani normal veya prematüre doğumun başladığı ana veya sezaryen ameliyatına kadar) hamileliğini tamamen kontrol etme hakkını da gerektirdiğini savunmaktayız. Bu, fetüsün yaşamını doğumdan önceki herhangi bir zamanda kürtaj işlemi sırasında sonra erdirmeyi de içermektedir. Eğer kadının hayatı doğum sırasında tehlikeye girerse bu noktada dahi fetüsü öldürme hakkı tabii ki vardır.

Doğum anını fetüs ve kişi arasındaki sınır çizgisi olarak değerlendirmenin keyfi olduğunu söylemek gerçekliğin keyfi olduğunu söylemektir. Doğumun, doğanın fetüsün kişi olmaya hazır olduğunu gösterme biçimi olduğu söylenebilir. Rothbard, kürtaj karşıtlarının fetüsü kişi olarak tanımlayarak doğumu neredeyse ergenlik veya orta yaş krizi gibi önemsiz bir olaya indirgediklerine dikkat çekmiştir. O, böylesi bir önemsizleştirmenin absürt olduğu hususunda haklıdır. Doğum anındaki psikolojik değişimler bile doğumu tek başına, yenidoğan için hamilelik sırasında yaşanan herhangi bir durumdan daha önemli hale getirmektedir.

Ancak, doğum sırasında gerçekleşen önemli bir felsefi değişim vardır. Doğal güçlerin eyleminden önceki herhangi bir noktada, fetüsün kadının bedeninden ayrılabilmesinin tek meşru yolu “kadının” eylemi başlatma yönünde karar almasıdır. Çünkü doğal süreç henüz tamamlanmamıştır ve kadın hala onun kontrolünü elinde tutmaktadır. Kadın, hâlâ çocuğa bakma veya bakmama kararını verebilir. Ne zaman ki doğal güçler doğum sürecini başlatır o zaman artık durum kadının kontrolünden ve ahlaki seçim olmaktan çıkar. O, istese de istemese de “anne”dir.

Eğer kadın fetüsü doğumdan önce herhangi bir anda düşürtme hakkına sahipse bu aynı zamanda fetüsün yaşamına son verme hakkına da işaret etmektedir. Kürtaj münferit bir işlem değildir; kadının bedeninde başlayıp dışında devam eden bir süreçtir. Eğer kürtaj sürecine ilişkin hakkı varsa bu hak tüm süreci kapsamalıdır. Aksi halde sözde hak anlamsızlaşır. Kürtajın amacı sadece hamileliği sonlandırmak olmayıp aynı zamanda dünyaya çocuk getirmekten kaçınmaktır. Bu yüzden de gereken sadece fetüsün alınması değil (aksi halde doğurup evlatlık olarak da verebilirdi), ölümüdür.

Geriye tek bir etik değerlendirme kalmaktadır. Tibor Machan ve diğerleri, kocanın (veya sperm veren başka herhangi bir erkeğin) kürtaj üzerinde söz hakkı olduğunu ileri sürmüştür. Ancak erkek, kadının rızası hilafına baba olma hakkına sahip değildir. Anne olmak istemeyen bir kadını bebek üretmeye zorlamak onu köle konumuna sokmaktır. Şu kadar ki, kadın, erkek baba olmayı istemese bile anne olmayı seçebilmelidir çünkü onun bedeni bebeği üretmektedir ve onun kendi kaderini tayin etme hakkı bu seçimin onun ve sadece onun seçimi olmasını gerektirmektedir. Eğer kadın tek başına seçim yapmayı seçerse çocuğun sorumluluğu da elbette ahlaken sadece onun olacaktır.

Kürtaj kararlarına müdahale etmenin fiziksel, psikolojik ve sosyal sonuçları

Kürtaj karşıtlarının “yaşam” dediğimiz kavramı, gerçek hayattaki bireysel kişilerin yaşamlarıyla herhangi bir bağlantıdan bağımsız, mistik bir soyutlamaya yükselttiğine inanmaktayız. Gerçekten yaşayan insanların yaşam standartlarına bakmaksızın yaşamın kurtarılması için nidalar atmak ahlak uğruna yaşamaktır, tam tersi değil. Kavram, bireylere fayda sağlayacağından değil de kendi yararı için kutsal olan dini bir dogma halini almaktadır.

Kürtaj karşıtları, henüz duyuları, bilişleri ve hatta fiziksel acıyı deneyimleyemeyen bir oluşumun hayatta kalmasını, istenmeyen gebelik yüzünden duygusal ve psikolojik acıya (ve muhtemelen yasadışı kürtaj yüzünden ölüme) maruz kalacak, halihazırda yaşayan bir yetişkinin duygusal ve fiziksel iyiliğinden daha önemli addetmektedir.

Böylesi bir duruş, Mike Dunn’ın da belirttiği üzere Rand’in kurbanının klasik örneğidir: yüksek bir değerin (yaşayan bir insanın otonomisi ve iyilik hali) düşük bir başka değere (ön-insanın biyolojik olarak hayatta kalması) teslim olması. Bizce, bu duruş yaşamın değeriyle dalga geçmektir.

Ne var ki, eğer haklar ve kavramlar bizim iddia ettiğimiz üzere kendi aramızdaki ve dünyayla olan ilişkimizin yorumlarıysa, bunların makullüğünü hayatımıza yaptıkları etkiler üzerinden değerlendirme hakkımız vardır. Eğer desteklediğimiz kavramlar insan için tarifsiz bir ızdıraba neden olacaksa, biz de haklı olarak kendimize bu kavramların yanlış olup olmadığını sorabilir, onları yeni bir perspektiften inceleyebiliriz.

Kürtajın ve istenmeyen gebeliğin gerçek fiziksel, psikolojik ve sosyal sonuçları incelenirse görülecektir ki kadın için olan sonuçlar fetüs için olanlardan çok daha büyüktür.

Kürtaj gerçekleşirse fetüs için söz konusu olan fiili sonuçlar kalp atışının, primitif düzeydeki hislerin ve reflekslerin sona ermesi gibi belli başlı psikolojik fonksiyonların sona ermesidir çünkü fetüs ne öz-bilince ne bilişsel yetiye sahiptir, duygulara sahip olamaz ve doğmuş insanlarla aynı şekilde acı çektiği söylenemez. Ayrıca, araştırmalar göstermiştir ki fetüs hamilelikte 28. haftaya kadar acıya karşı hissizdir (bkz. Mussel). Fetüsün hissedebileceği herhangi bir his, bilişsel işlev gören bir bireyin deneyimleyebileceği duygusal, psikolojik ve hatta fiziksel acıdan oluşan karışık hisler bütünü ile karşılaştırılamaz.

Kürtaj karşıtları, istenmeyen bir çocuğa bakmanın kadın için yol açacağı psikolojik ve duygusal hasarı ciddiye almayı reddetmektedir. Onlar için istenmeyen gebelik, sadece bir sıkıntıdan ibarettir. Ancak, bir Ulusal Kürtaj Hakları Eylem Derneği el kitapçığının yasa dışı kürtaja atıf yaparak belirttiği üzere: “Kadınların istenmeyen gebeliği sonlandırma ihtiyacının aciliyeti, ölüm ve sakatlama riskini göze almaları, çok miktarda para harcamaları ve yasadışı kürtajın onur kırıcılığına katlanmaları ile görülebilir. Kadınlar, yalnızca alternatif dayanılmaz olduğunda kürtaj olmaktadır. Kadınlar, hem anneliği hem kürtajı gayet ciddiye almaktadır.”

Kadınlar, alternatifleri katlanılmaz bulmaktadır ve yasal olsun veya olmasın kürtaja ulaşmaya çalışacaklardır. Ancak, yasal kürtaja ulaşamazsa birçok kadın bir kez daha enfeksiyon riskini ve profesyonel olmayan veya kendi kendine yapılan kürtaj nedeniyle büyük acılar içinde ölme ihtimalini artıran merdiven altı kürtaja yönelmek zorunda kalacaktır. Bu savın gerçekliği hakkında şüpheye düşenler olacak olursa, yasadışı kürtajların ölüm oranının yasal kürtajlardan çok daha yüksek olduğu kamuya açık bir bilgidir.

Kürtaja başvurma imkanı olmazsa, tecavüz sonucu hamile kalan kadınlar babası tecavüzcü, nefret edilen saldırgan olan bir çocuğa bakmanın getirdiği aşırı derecedeki psikolojik ve duygusal travmaya maruz kalacaktır. Birçok kürtaj karşıtı, bu durumu ukalaca görmezden gelmekte, fetüsün de mağdur olduğunu ve sonuçlara katlanmaması gerektiğini söylemektedir. Onlar bu görüşlerini, kürtaj olursa fetüsün ödeyeceği bedelin olmazsa kadının ödeyeceği bedelden daha yüksek olduğunu söyleyerek gerekçelendirmektedir. Örneğin Libertarians For Life’dan John Walker “yaşamın, özgürlüğün ve mülkün hiyerarşisi” klişesini göstererek şöyle demektedir: “ Kadının katlanacağı bedel olan dokuz aylık bekleme, mülkün içinde ve kısmen özgürlüğün içinde olacaktır (“normal” bir hamileliği ve toplumdan hiç psikolojik baskı gelmeyeceğini varsaymaktadır); oysaki çocuğun ödeyeceği bedel yaşamın kendisidir.” Walker, aynı zamanda “bana kalırsa, anneyi buna mecbur eden kimse, annenin ödediği tüm bedelleri tazmin etmekle yükümlüdür.” diye eklemektedir.

Sanki “tüm bedeller” bırakın tazmin edilmeyi ekonomik olarak hesaplanabilirmiş gibi! Ne kadar da duygusuz ve düşüncesiz bir yorum. Walker, gerçekten de tüm bedelin ekonomik olduğuna inanıyor mu? Walker gibi erkekler, tecavüzün kadınlarda yarattığı psikolojik açıdan yıkıcı etkiyi anlamaktan acizdir. Tecavüz kadının hem fiziksel bütünlüğüne hem ruhuna şiddet içeren bir saldırıdır. Değil duygusal olgunluğa erişmemiş genç kızlar için, yetişkin kadınlar için bile tecavüz travmatik bir tecrübedir. Bu şartlar altında bir çocuğa bakmak sadece acıyı ve ızdırabı katmerlendirmektedir. Bu bedelin öz-bilince sahip olmayan bir oluşumun biyolojik işlevine son vermenin bedelinden daha düşük olduğunu söylemek anlamsızdır.

Başka psikolojik ve sosyal sonuçlar da olabilir. İstenmeyen bir çocuğun annenin ve ailenin gelecek yaşantısı ve mutluluğu üzerinde talihsiz etkileri olabilir. Anne ve aile için kendi hedeflerini gerçekleştirebilmelerine engel olan hem finansal hem duygusal bir engel teşkil edebilir.

Aynı şekilde, çocuk için de olumsuz sonuçlar olabilir. İstenmeyen çocuk fiziksel ve psikolojik ihmal ve istismara, böylesi bir muamelenin getirdiği tüm psikolojik yaraları almakla birlikte, maruz kalabilir. Sevilen ve istenilen çocukların psikolojik sağlıklarını koruma ihtimali istenmeyenlere oranla çok daha yüksektir.

Öyle görünüyor ki, kürtaj karşıtları için istenmeyen bir çocuğun çözümü onu evlatlık vermektir. Ne kadar bazı kadınlar bu yolu seçse de, birçokları için evlatlık vermek kürtajdan çok daha travmatiktir. Ayrıca, evlatlık vermek kürtaj karşıtlarının düşündüğü kadar kolay bir çözüm değildir. Sağlıklı, beyaz çocuklar için bir talep olabilir ancak yetimhaneler siyahi, zihinsel veya bedensel engelli olduğu için evlatlık verilemeyen çocuklarla doludur. Yetimhanede kalan çocuklar için kurumsal tedavi ve sevgi dolu bakımın eksikliğinin yaratacağı psikolojik yıkım, aileleriyle birlikte kalan istenmeyen çocuklardan biri olsaydılar yaşayacakları psikolojik yıkımla benzer seviyede olacaktır.

Bazı kürtaj karşıtları, kürtaj yanlısı bir sosyal ortamın ötenazi ve çocuk katline de ortam hazırlayacağını iddia etmeye çalışmaktadır. Bu iddia, her şeyden önce mantıksızdır çünkü kürtaj kişinin kendi bedeni ve kaderi üzerindeki kontrolüne yönelik bir eylemken rızasız ötenazi ve çocuk katli başkasının bedeni üzerinde kontrolü içermektedir. Kürtaj karşıtlarının iddialarını destekleyecek sosyal kanıtlar çok azdır. Bir NARAL raporuna göre “Kürtajın uzun yıllardır yasal olduğu ülkelerde yaşama duyulan saygının azaldığına veya yasal kürtajın insanları başkalarını öldürmeye yönlendirdiğine yönelik herhangi bir emare yoktur. Çocuk katli ise aşırı yoksulların doğumlarını kontrol edemedikleri ülkelerde yaygındır ve kürtaj yasallaşmadan önce Japonya’da oldukça yaygındı.”

Hatta bazı kürtaj karşıtları daha da ileri giderek kürtaj ve Nazi Almanyası’ndaki kitlesel öldürmeler arasında sosyolojik bir bağ olduğunu ileri sürmektedir. Fakat bu argüman anlamsızdır zira Hitler’in kendisi kürtaj karşıtıydı (o, Nazi ideallerinin kürtaja güçlü bir el tarafından son verilmesini gerektirdiğini söylemiştir.) ve tabii ki Nazi hukukunda kürtajın cezası idamdı. Yani, gerçekler kürtaj karşıtlarının bu iddiasıyla çelişmektedir. Yetişkin kadınların kendi bedenleri üzerindeki haklarına duyulan duygusuzluk, genel olarak insan yaşamına duyulan duygusuzlukla bağlantılı görünmektedir – diktatörlükler, rutin olarak kürtajı yasaklamaktadır.

Kürtaj kararlarına müdahale etmenin yasal sonuçları

Yasal sonuçların bazıları kürtajın cinayet olduğunun bu yüzden de önlenmesi gerektiğinin kabulünü takip etmektedir. “Ilımlı” kürtaj müdahalecileri bu sonuçları istemediğini iddia edebilir ancak, bariz siyasi nedenlerden ötürü sadece uygun zamanı kolluyor olmasalar bile, ideolojilerine fanatik bağlılıkları bu senaryoları mümkün kılmaktadır.

Cinayet kavramı, ahlaki olduğu kadar yasaldır da. Kürtajı, öldürme olması sebebiyle reddetmek, onun cinayet olduğuna inanmakla bir değildir. “Kürtaj cinayettir!” nidalarının tamamen boş, retorik bir araç olmadığı varsayılırsa, birçok (hatta hepsi) kürtaj karşıtının kürtaj yasaklayıcı olduğunu ve kürtajın hukuken cinayet olarak nitelenmesini istediğini söyleyebiliriz. Mantığın ve deneyimlerin bizi götürdüğü sonuç, hem anneye hem kürtaj işlemini gerçekleştirene karşı adam öldürme suçundan soruşturma açılmasıdır. Bazı yasaklayıcılar, soruşturmanın sadece kürtaj işlemini gerçekleştirene karşı yürütülmesi taraftarıdır (muhtemelen aksi durumda kadınlardan gelecek nefreti önlemek ve aynı zamanda hastaların kürtaj işlemini yapan aleyhine tanıklık etmelerini sağlamak için); ancak sözleşmenin tarafı “kiralık katil”den daha mı az suçlu? Kadınlar neden katil sayılmıyor?

Kürtaj cinayetleri, öldürme kastının ve tasarlamanın varlığı bariz olduğundan açık bir şekilde ilk derece cinayettir. Olayın bu yönünden yasaklayıcı literatürde hiç bahsedilmez çünkü bırakın çekimserleri kendi destekleyicileri bile bu fikri, eğer ciddiye alınırsa, nahoş bulabilir. Birçok insan “kürtaj eşittir cinayet” fikrinin koyu savunucularının aynı zamanda koyu bir idam cezası savunucusu olduğunu fark edebilir. Herhangi birine bir ürperti geldi mi?

Fetüse zarar veren alkol, nikotin, kafein veya başkaca ilaçları almak gibi fetüse zarar verici eylemlerde bulunan hamile kadınlar saldırı veya bazı ihmali suç suçlamalarına maruz kalabilirler. Bu tür eylemleri incelemek için muazzam bir devlet tertibatı gerekecektir; herhangi bir düşük, “mükemmel cinayeti” işlemek için büyük bir girişim olabilir. Hamile kadının duygusal ve psikolojik durumu da fetüsü etkileyebilir. Hamilelik sırasında rahatsız veya üzgün hissederse psikoloğa gitmesi mi zorunlu tutulacaktır? Yukarıda sayılanları gerçekleştirmek için gereken önlemleri “özel hayatın ihlali” olarak nitelemek yetersiz olacaktır.

Kürtajı savunan veya reklamını yapan herhangi biri, adam öldürme suçuna azmettirmeden yargılanabilir. Liberteryenler azmettirmeye ilişkin yasalara inanmıyor olabilirler ancak federal ve eyalet hükümetlerimiz inanıyor. Muhtemelen, kürtajı yasaklayan yasaların uygun bir özgürlükçü formda görünmemesi bizim hatamız değil.

Yukarıdakilerin herhangi biri veya tümü saçma veya canavarca görünüyorsa hemfikir olmaya hazırız demektir. Ancak, asıl saçmalığın ve dehşetin yasakçı savda yattığına inanıyoruz. Yasakçılar bu pozisyonlardan irkilirlerse bu sözde cinayetlerin neden mevcut cinayetlerle aynı cezaya tabi olmayacaklarını açıklama yükü onlardadır. Eğer kürtaj aynı cezaya tabi kılınmayacaksa yasakçıların bunu cinayet olarak adlandırmamasını öneriyoruz. Yasakçılar savlarının sözde mantığına son derece düşkündürler. Öyleyse, argümanlarını tamamlamaktan neden korkuyorlar?

Bir sonraki tartışmada, kürtajı kısıtlayan ve özellikle yasaklayan yasaların geçişini veya korunmasını destekleyen kişilere değinmeliyiz. Onlar, genellikle kürtaj karşıtları veya hayat savunucuları olarak bilinirler ancak ikincisi hak edilmemiş bir yanlış isimlendirmedir ve ilkiyse onları kürtajı belli derecede onaylamayan ama başkalarının kararlarına ve seçimlerine karışmayan bireylerle karıştırmaktadır (Bu, burada tartışmadığımız bir kişisel etik meselesidir). Biz, bu yüzden, aleyhtarlarımızı ya yasakçı ya da eğer yasaktan çok düzenlemeye inanıyorlarsa müdahaleci olarak adlandıracağız.

Kürtaj yasağına bazen uygulanamaz bir yasa deniyor – tabii ki uygulanmıştır ve uygulanacaktır ancak birçok kadın açıkça buna uymamaktadır ve uymayacaktır. Bununla birlikte, kürtajı yasaklayan yasaların uygulanamaz kılan başka bir anlam daha vardır.

Bugün hukuktan bahsettiğimizde genelde devletin “pozitif” hukukunu kast ederiz – bu, alıştığımız hukuktur, devletin birey üzerindeki (varsayılan) nihai egemenliği yüzünden salt varlığıyla itaati emretmesi gereken kanun hukukudur. Doğal hukuk felsefesinde ise sadece adaleti insanlık için apaçık olan yasalar var olabilir (bunların yazılı olmasına gerek yoktur, müşterek hukuk veya toplum adına yapılmış vicdan anlaşması şeklinde olabilir).

Eğer vicdan yasalarıyla toplum yasaları çakışırsa – yani yalnızca bireysel egemenliğin doğal yasalarına sahip olursak- o zaman doğal hukukun fiilen gerçekleşebileceği ideal toplumsal koşullar, yasaları yaratıp uygulayan insanlarla onların doğrudan sonuçlarıyla her gün yaşamak zorunda olan insanların aynı olduğu ortamda söz konusu olacaktır. Eski dönemlerde jüri önünde yapılan, yalnızca suçluluğa ve masumiyete değil yasaların hakkaniyetine ve adilliğine de karar veren, kökeni koruduğu topluma dayanan, gücünü ve meşruiyetini de buradan alan yargılamalar bu işlevi herhangi bir kurumdan daha fazla yerine getirmekteydi.

Herhangi bir mahkumiyet hem kanuna hem gerçeklere göre karar veren ve komşularının sosyal ve ekonomik baskılarına maruz kalan bir grup vatandaşın oybirliğini gerektirdiğinden yalnızca evrensel olarak tiksinilen fiiller suç olarak kabul edilecektir (Hükümet tarafından seçilen jürilerde artık mahkumiyet için oybirliği aranmamaktadır; bu hem yüzyıllardır süren müşterek hukuk uygulamalarını hem de bireyin devlet zorbalığına karşı en temel korumalarından birini bir anda ortadan kaldırmıştır. Bununla birlikte, bu bizim argümanımızı etkilemez çünkü şu anda devlet tarafından yetkilendirilen ve yönetilen bu günümüz jürileri hakkında konuşmuyoruz).

Eğer masumiyet karinesi ve makul şüphe doktrinleri jüri sistemine düzgün şekilde entegre edilirse herkes için zararlı olmayan davranışlardan mahkûm olma olasılığı neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış olur. Bu anlamda, kürtaj karşıtı yasalar uygulanamaz olduğu gibi bunlara riayet de edilmez. Jürinin doğal hukuka yasa koyuculardan daha iyi yaklaşacağını varsaymamızdaki gerekçe, jüri üyelerinin kendilerine adaletsiz veya vahşi yasalar koymaları pek olası değilken yasa koyucuların başkalarının katlanması için baskıcı yasalar oluşturma olasılığının daha yüksek olduğu yönündeki makul varsayımdır.

Buna ilaveten, müşterek hukuktaki jüri geleneğinin liberteryenlerin kürtaj sorunu hakkındaki ikilemine kısmi bir cevap tesis ettiğine işaret etmek isteriz. Herhangi bir yasanın adilliği hakkında endişelerimiz varsa onu desteklememeli veya sessiz kalmamalı, aksine karşı çıkmalıyız. Bireyin devlet tiranlığına karşı olan savunmasının kalesi olan makul şüphe ve masumiyet karinesi, bir yasanın doğruluğuna veya bir kişinin bu yasa altındaki suçluluğuna tamamen inanmadıkça onu masum saymamız gerektiği şeklinde anlaşılmalıdır.

Liberteryen gelenek, başkalarının işlerine müdahale etmemek ve bireyin egemenliğini savunmak üzerine kuruludur. İnanıyoruz ki, kürtaj tartışması ne kadar hararetli olursa olsun veya başkalarının kürtaj konusundaki kişisel tercihleri, vicdan rahatsızlığı veya etiği ne olursa olsun (uyuşturucu kullanımında ve kumarda olduğu üzere) kürtaj konusundaki liberteryen duruş şüphesiz ki devlet veya yasal bir müdahalenin olmamasını gerektirir. Kürtajla ilgili müdahaleci olmayan yasal konum için bol miktarda tarihsel emsal vardır. 1800’lerden önce kürtaj konusunda herhangi bir kanun yoktu ve yasal statü tamamen müşterek hukuk altında değerlendirilmekteydi. Hukuk profesörü Cyril C. Means, Jr.’ın araştırmaları göstermiştir ki önceleri Means ve diğerlerinin düşündüğünün aksine, 19. yy. öncesi Anglo-Amerikan hukuk sistemi bu konuda tamamen sessizdi ve hatta “canlanma”1yı bir kesim noktası olarak bile dahil etmemekteydi.

Nitekim, liberteryenlerin yeni veya eski devlet düzenlemelerini desteklemesi, kürtaj yasağı yanlılarının ileri sürdüklerinden çok daha fazla argüman çıkartmak kadar olağanüstü olurdu. Aynı şekilde, bazı müdahalecilerin öne sürdüğünün aksine, tarafsızlık veya suskunluk da bir cevap değildir; kürtajı sınırlayan veya düzenleyen yasalar mevcuttur ve uygulanmaktadır. Liberteryenler, bunun aksini iddia etmeye cüret edemezler (Örneğin, Liberteryen Parti’nin şu anki pozisyonu herhangi bir devlet düzenlemesinin olmaması yönündedir. Bu duruşun Libertarians For Life’dan Doris Gordon’ın önerdiği üzere pozisyon almamaya döndürülmesi hiç kimse tarafından tarafsızlık olarak anlaşılmayacak, aksine – Gordon’un da bildiği fakat söylemekten imtina ettiği üzere – mevcut yasaları desteklemek olarak anlaşılacaktır).

Sonuç

Tekrarlıyoruz ki haklar insan ürünüdür. Adalet ve ahlak en iyi ihtimalle, insan tecrübesinden ve kavrayışından elde edilen bilgeliği özetleme girişiminde bulunan geçici yapılardır. Ancak, davranış kodlarının sonuçlarının gerçek ve kesin olduğuna itiraz yoktur; öyleyse, biz yasaları ve ahlakı sonuçlarına göre yargılama hakkına ve bununla bağlantılı olarak, amacı ne kadar yüce olursa olsun pratikte insan sefaletine yol açan prensipleri reddetme hakkına sahip olmalıyız. Kendi kaderini belirlemeden veya bireysel egemenlikten öte hiçbir etik otorite yoktur; talimatların ve yasaklamaların yaratılması her bir insanın özgür ve erdemli birey olmasından kaynaklı yeterliliğine dahildir. İnsan vicdanının öncülü olan herhangi bir ahlaki otorite kurmak – kimlik yasası, Tanrı ya da Marx – despotizmin temelini atmaktır. Var olan insanları gelecek nesiller uğruna feda etmek, ister Marksist veya faşist ideolojilerin ütopik kabusları için köle/işçi kamplarında olsun ister istenmeyen hamileliklerde, zorunlu doğumlarda ve fetüse tapanların ahlakı için kaçak yapılan kendi kendine kürtajlarda olsun dünyada cehennemi kurmaktır.

1 “Quickening” diye bilinen, annenin karnındaki bebeğin hareketlerini ilk kez hissettiği hamilelik evresine verilen ad

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments