Arşiv Din ve Kadın Liber Eleştiri

Çayını İçen Herkes Kendi Çay Bardağını Yıkayıncaya Dek: Müslüman Coğrafyada Kadın Olmak

İşbu yazıda Neval es-Sadevi’nin yaşadığı dönemin şartlarını göz önünde bulundurmadım çünkü bugün hala Neval es-Sadevi’nin bu alıntılarında olduğu gibi düşünenler var. Taliban işgalinden sonra anti-emperyalizm adı altında Afganistan kadınlarını yalnız bırakma çağrısı yapan insanlar oldu ve bu insanların bir kısmı aydın diye nitelendirebileceğimiz insanlardı. Dolayısıyla Sadevi’nin o dönemki düşünceleri hala yaşıyor ve bu nedenle dünün tespitlerine bugünün diliyle cevap verdim.

“Dolayısıyla İran’daki devrim özünde politik ve ekonomiktir. Kadınları tesettür, mutfak ve yatak odası hapsine geri göndermeye değil, kadın erkek bütün İran halkını özgürleştirmeye çalışan bir halk patlamasıdır. İran Devrimi, otuz yedi milyonu aşkın insanın ekonomik, toplumsal ve kültürel hayatındaki emperyalist baskıdan özgürleşmesinin bayrağı olarak İslam bayrağını çekmiştir.” (2019, s. 25)

“Kadınların özgürleşmesi amacıyla verilen uzun ve zorlu mücadelede zafer kazanmak için kadınların esnek bir tavır benimsemesi ve gayretlerini, ilerlemeyi savunan herkesle birleşmeye hazır olması gerekiyor. Kadınlar sosyalist ve marksist odaklı eğilim ve örgütlerle olduğu gibi demokratik ve milliyetçi güçlerle de ilerici dini hareketlerle de işbirliği yapmaya hazır olmalı.” (2019, s. 36)

Bu iki alıntı yakın zamanda kaybettiğimiz Mısırlı feminist yazar Neval es-Sadevi’den. Havva’nın Saklı Yüzü – Arap Dünyasında Kadınlar kitabı pek çok dile çevrildi, üniversitelerde ders kitabı olarak okutuldu. Alıntılar bu kitabın İngilizce Baskıya Önsöz kısmından. (Kitabın devam içeriği çok değerli bir çalışmadır, mutlaka okunmalı.) Yani aslında burada Neval es-Sadevi Batılılara, müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerde yaşayan kadınları (bizi) anlatıyor. İran islam devrimi henüz yeni olmuş. Sadevi gibi pek çok Batılı aydın (Sanırım en meşhuru da Foucault’dur.) anti-emperyalist karakteri nedeniyle destek veriyordu.

Özellikle Batı’da feminizmin kesişimselliği konuşulmaya başlandıktan sonra her coğrafyada yaşayan kadının, her milletten, dinden, kültürden, var oluştan kadının farklı deneyimleri olduğu konusundan daha çok bahseder olduk. Sadevi’nin bu yazıyı yazdığı dönemde henüz bu fikirler bu kadar ayyuka çıkmamıştı ama Sadevi bir şeyi biliyordu. Batılı kadınlarla deneyimleri farklıydı. Kültürü farklıydı. İnancı farklıydı. Dolayısıyla bu onu tek bir sonuca götürüyordu. Burada işler farklı işleyebilir. Bizim yolumuz Batılı kadınların yolundan tamamen farklı olabilir. Ayrıca Sadevi hem bir müslüman hem de bir sosyalistti. Batılı müdahalelere karşıydı ve aslında Batı feminizmine de bir açıdan mesafeliydi. Tüm bu düşünsel arka plandan uzaklaşıp artık bugüne gelebiliriz. Bugün İran kadını ciddi tehlike altında ve baskıcı bir islam rejimi altında varlığını sürdürmeye çalışıyor. İranlı kadınlar hayıflanarak izlediğimiz dizi The Handmaid’s Tale’in çok daha distopik bir versiyonunda nefes almaya çalışıyor. Üstelik size daha kötü bir haber. Dünyada İranlı kadınlardan daha kötü durumlarda şeriat altında yaşayan kadınlar var. İran’da İslam şeriatı ne kadınları mutfaktan, tesettürden, yatak odasından kurtardı ne de özgürlük bayrağını çekebildi. Kadınları zorunlu tesettüre soktu, mutfağa hapsetti, bedenlerini tutsak kıldı, kocasının malı yaptı.

Bence Neval es-Sadevi argümanlarını yanlış kurmuştu. Bu yanlış mantık yürütme bugün Batı’da hala meşhur. Doğu’da da meşhur. Bugün hala İran’da bazı anti-emperyalist olduğunu söyleyen aktivistler Masih Alinejad’ı Batılılarla işbirliği(?) yaptığı için Batıcılıkla ve kapitalizme göz kırpması üzerinden suçluyor. Garip gelebilir, ama gerçek. Sadevi’nin temel argümanı İslam coğrafyasındaki kadınların ihtiyaçlarının, kültürlerinin, bakış açılarının farklı olduğu üzerineydi. Bu kısım gerçekten de doğru, ama bence asıl soru müslüman coğrafyada yaşayan kadınların ne kadar farklı olduğu değil, müslüman coğrafyasındaki ataerkilliğin ne kadar farklı olduğuydu. Üstelik şunu da sormak gerekirdi. Gerçekten Batılı kadınlardan çok mu farklıyız? Mesela hak ve özgürlük talepleri açısından ne farklılığımız var? Bu sorunun bir cevabı var. Hak ve özgürlüklere ulaşma açısından ciddi farklılıklarımız var. Çok daha fazla ataerkil normla, baskıyla ve şiddetle savaşmak zorundayız mesela. Mesela dünyada İslam şeriatı ile yönetilen ülkeler var ve bu ülkelerdeki kadınlar ezilmeye ve sömürülmeye devam ediyorlar. Hatta Batılı kadınlardan çok daha zorlu koşullar altında yaşayamadan yaşayıp ölüyorlar. Müslüman coğrafyasında ataerkil kültür Batı’dan çok daha güçlü. Kadınlara ve LGBTİ+lere yönelik suçlar cezasız kalıyor hatta tecavüz gibi suçlarda tecavüze uğrayan kadınlar hukuk tarafından cezalandırılıyor. Kız çocuklarına kadın sünneti olarak da bilinen genital sakatlama uygulanıyor. Kadınlar zorla örtünüyor, kocalarından izin almadan sokağa çıkamıyorlar. Tüm bunlar İslam adı altında yapılıyor. Sadevi, İslam’ın özgürleştirici bir din olduğuna inanıyordu. Bu böyle olsa bile, İslam gerçekten özgürleştirici bir din olsa dahi bugün İslam’ın genel algılanışı erkekler tarafından böyle değil. Erkekler İslam’ı kadınları zapt etme aracı olarak kullanıyorlar. Bu İran Devrimi olurken de böyleydi. Sadevi’nin müslüman coğrafyasındaki kadınların çok farklı bir yol izlemesi gerektiğine dair tespiti doğruydu, ancak “farklı” bir yol izleyip, ataerkil kurum ve gruplarla birlikte iş yapmak akıllıca değildi, çünkü bu gruplar çok güçlü ataerkil köklere sahipti ve evet işler Batı’daki gibi yürümüyordu buralarda. Tam da bu nedenle İranlı aydınlar anti-emperyalizm masalının peşinden koşacağına bu gerici güçlerle işbirliği yapmamalıydı. 

Burada Sadevi’nin ikinci argümanına gelebiliriz. Kadınlar ilerici bütün güçlerle işbirliği yapmalı diyordu ama nedense Sadevi Batı’yı o kadar ilerici bulmuyordu ancak sosyalizmi ilerici buluyordu. Evet, bizim yaşamımız Batılı kadınların yaşamı gibi değil. Biz çok daha fazla düşmanla çevriliyiz. İlerlemeyi savunuyor gibi görünen herkesle işbirliği yapamayız. Pek çok ülkede şeriatı getiren reformist gibi görünen din adamlarıyla ortaklık kuramayız. Milliyetçiler gibi kesişimsel olmayan, kadınları millet millet bölen gruplarla birlikte hareket edemeyiz. LGBTİ+leri dışlayan ve toplumsal cinsiyet persfektifinden bakmayan hiçbir grupla işbirliği içinde olamayız. Bunun ana nedeni bu gruplara duyulan öfke değil, tarih bize gösterdi ki feminizmin feminizmden başka kurtuluş şansı yoktur. 

Kendini feminist olarak tanımlamayan veya net olarak kadın haklarını savunmayan kişi ve gruplar ataerkilliği yeniden üretmiştir. Hatta ve hatta bunu mikro alanlarda da görebiliyoruz. Kendine feminist diyen erkeklerin veya parti programında kadın haklarına genişçe yer veren örgütlenmelerin dahi içinde ataerkilliğin nasıl yeniden üretildiğini ve erkeklerin ayrıcalıklarını tekrar tekrar talep ettiklerini görebiliyoruz. Biz sınırımızı en küçük ataerkil iktidar ilişkisi kalmayıncaya, çayını içen herkes kendi çay bardağını yıkayıncaya dek noktasında kurmadığımızda, verdiğimiz her taviz tekrar üretilen bir kadın düşmanlığı olarak karşımıza çıkıyor. Kaldı ki burada mikro ilişkilerden değil, devlete verilen güçten bahsediyoruz. Sadevi anti-emperyalistti ve kendini sosyalist olarak tanımlıyordu ve tam da bu nedenle devlete -bir şeriat devletine- fazladan güç vermenin problem olmayacağını düşünüyordu. Bugün pek çok feminist hala devlete güç kazandırmanın problem olmayacağını düşünüyor. Dolaylı ya da direkt araçlarla sansür, yasakçılık, regülasyon, çeşitli bedava hizmetler gibi talepler devleti güçlendiriyor. Sadevi’nin düştüğü en büyük hatanın tam da bu nedenle devletçilik ve kapitalizm korkusu olduğunu düşünüyorum.

Gerçekten de müslüman coğrafyasında yaşayan kadınlar olarak en büyük düşmanımız kapitalizm mi? Müslüman coğrafyasında kaynağını çoğu zaman dini ya da milli duygularından alan ama marksist ve sosyalist kaynaklardan beslenen kapitalizm düşmanlığı mutlaka Batılı değerlere düşmanlığa evriliyor. Batılı değerlerden kastım nedir? Evrensel değerlerdir. Temel insan hakları, kadın hakları, LGBTİ+ hakları, engelli hakları, kültürel haklar, göçmen hakları… Ve tüm bu hakların temel bir kaynağı vardır ki o da mülkiyet hakkı. Bu noktada anti-emperyalizm ile anti-kapitalizm ayrımını elbette yapıyorum ama bu refleksler yalnızca emperyalizm üzerinde yoğunlaşmıyor. Kaynağını Sadevi’nin de dediği gibi sosyalizmden alıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise İran’da üzerinde sayfalarca yazılacak bir ahbap-çavuş kapitalizmi var. Devlete bağımlı olmayan serbest piyasadan kaçarken tamamen ranta yani devlete dayalı, birilerinin ayrıcalıklı olarak zengin edildiği, vergilerin birilerinin şirketlerini kurtarmak için kullanıldığı ahbap-çavuş kapitalizmine tutulmak… Aşağılanan ve hor görülen ve aslında evrensel olan Batılı değerlere bu nedenle ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz farklı olsak da, ihtiyaçlarımız farklı olsa da talep etmemiz gereken hak ve özgürlükler aynı. Tek farkımız daha çok mücadele etmemiz gerek, daha fazla feminizme sarılmamız gerek, daha kesişimsel olmamız gerek ama elbette ortak düşmanın farkında olarak: Eril tahakküm. 

Kaynaklar:

Sâdevi, N. (2019). Havvanın Saklı Yüzü. (Çev. A. Ay). Ayrıntı Yayınları: İstanbul

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments