Arşiv Beden Politikaları

Kafamızın İçindeki Odada Bir Fil: Kilo

Basit bir arkadaş buluşması için hazırlanıyorum. Kıyafetlerimi denemeye başlıyorum. Elime bir kot alıyorum, kot olmuyor. Belli ki 10 kilo eksik olduğum 15 yıl öncesine ait bir kot. Sonra birkaç şeyi daha deniyorum. Kimisi çok büyük geliyor, seviniyorum. Kendime uyan bir iki şey var. Onlar da bir gün kilo veririm düşüncesiyle, geçici olarak satın alınmış, çoğu zaman çok ucuz ve hiç de tarzıma uymayan şeyler. Genelde göbeği örten tişörtler ve kilomu belli etmeyecek düz pantolonlar. Oysa bu sadece basit bir hazırlanmaydı. Konu nasıl olmuştu da benim kilo vermeme gelmişti? Evden çıkarken aynaya bakıyorum. Şu kadar kilo versem diyorum, ah şu kadar versem sanki her şey tam olacak. Sanki kendimi sorgusuz sualsiz sahipleneceğim. Sanki ilk defa kendime şefkat göstereceğim. Ah, ama işte o “şu kadar” kilo yok mu… Aynada kendimi bir kere daha sevmeyerek evden çıkıyorum. Beynimin arkasında ise benimle birlikte gelen tek bir düşünce ve tek bir ses: Şişmansın. Yolda yürürken dahi insanların yanlarından geçerken ne kadar kilolu olduğumu düşünüyorum. Bakıp bana ne dediler acaba? Yazık mı dediler, şu göbeğe bak mı dediler. Beni çekici bulan var mıdır?

O zaman yaşım 25. 164 cm. 65 kiloyum.

Kahvaltı için güzel bir yer ayarlanmış. Çok endişeliyim. Ne kadar yiyeceğim? Ya çok yersem, kendimi durduramazsam? Ya insanlar kiloma ve yememe bakıp beni yargılarlarsa? Bu arada çok şişman olduğumu söylemiş miydim? Bu arada “şu kadar” kilo versem kendimi çok seveceğimi, kendimi ilk defa kucaklayacağımı söylemiş miydim? Bu arada tam 10 senedir diyette olduğumu söylemiş miydim? Tam 10 yıldır bedenimden nefret ettiğimi…

Kahvaltıda her obez, şişko, yağlı insan gibi ağzımı tutamıyorum. Yedikçe yiyorum. Her lokmada kendimden tiksiniyorum. Tiksindikçe yeme arzum artıyor. Sanki denizin ortasında kalmış bir insan gibiyim. Tuzlu içersem ölürüm ama içmek zorunda kalıyorum ve içtikçe susuyorum, susadıkça da içiyorum. İnsanlar içlerinden belki “Deli misin, tuzlu su içersen ölürsün.” diyor. Öleyim ulan öleyim. Öleyim zaten. Böyle ağzını tutamayan, başarısız, şişko, çirkin biri olmaktansa… Ye Burcu, ye. Boş ver. Ye gitsin. Sonu önemli mi? İşte böyle deyince bir yenilgiyi kabullenme duygusu ortaya çıkıyor. Kendimden hıncımı alır gibi, kendimden intikam alır gibi yiyorum. Fakat o günün akşamında kendime tekrar söz veriyorum. Yarın diyete başlayacağım, sağlıklı besleneceğim, karbonhidratı keseceğim ve akşam 6’dan sonra yemeyeceğim. Yarın her şey başka olacak. O ideal Burcu’ya bir gün ulaşacaksın. Bir gün kendini sevebileceksin o vücut sayesinde.

25 yaşımda bunu tam 3650 kere yapmıştım. 3650 kere kendimi bir gram sevebilmek umuduyla diyete başladım. O dönemde tıkanırcasına yeme bozukluğum olduğunu bilmiyordum. Tamamen şans eseri şekilde de bulumia’dan dönmüştüm. (Birkaç kere kusmaya çalıştım ancak kusma refleksim yok gibiydi ve ne yaptıysam işe yaramadı.) Her diyet bir sonraki tıkanırcasına yemeyi tetikliyor, utanç nefret ve öfke içinde tek seferde çok fazla kalori alıyordum. 1 yıl 10 kilo veriyordum ve 1 yıl sonra o bana 15 kilo olarak dönüyordu. Her diyet sonrasında daha fazla daha fazla kilo aldım. Her aldığım kiloda kendimden daha çok nefret ettim. Aldığım her gram iradesizliğimin bir işaretiydi. Kendime bakıp “Bu iğrenç bedende nasıl yaşıyorsun?” diyordum. Kendime hiçbir kıyafeti yakıştıramıyordum. Size anlatmadığım bir şey var. Ben 18 yaşında 50 kiloyken de şişman olduğumu düşünüyordum. 25 yaşında 65 kilo Burcu ile 18 yaşında 50 kilo Burcu arasında kendi bedenine bakış olarak hiçbir fark yoktu.

Ortalama güzelliğe hatta belki ortalama altı güzelliğe sahip biriyim. Oysa garip şekilde yüzümle hep barışık oldum. Daha doğrusu birileri beni çirkin bulursa diye endişelenmedim. Bulurlarsa bulsunlar dedim. Ama hayatımın hiçbir döneminde -50 kiloyken dahi- kendimi iğrenç, yağlı ve şişman hissetmediğim tek gün olmadı.

Sakin ol okuyucu. Bu bir başarı hikayesi, ancak before-after fotoğrafları yok bu başarı hikayesinde.

33 yaşıma geldiğimde artık 86 kiloydum ve diyetteydim. Bu benim 6480. diyetimdi. “Başarılı” olacağıma inanıyordum. Ta ki “sezgisel beslenme” ile tanışana dek. İlk duyduğunda kulağa dönemin modası bir diyet çeşidi gibi gelebilir. Aslında pek çok sezgisel yiyici gibi ben de kilo vermek amacıyla sezgisel beslenmeyi araştırmıştım. Bulduğum şeyse çok başkaydı. Kabul edilebilir gibi değildi. Açık olarak sezgisel beslenme bedenime güvenmemi, açsam açlığımı onurlandırmamı, toksam tokluğuma saygı duymamı ama bunları yapamazsam da kendime karşı şefkatli olmamı söylüyordu. 

Merak edenler için sezgisel beslenmenin 10 prensibini buraya koyuyorum.

Sezgisel beslenmenin 10 prensibinin 10’u da benim gibi biri için devrimdi ve aynı zamanda korkularımla yüzleşmekti. Bu dönemde beslenme bozukluğum olduğunu dahi bilmiyordum. Bir yandan cazip geliyordu diğer yandan beynim kabul etmiyordu. Mesela ilk prensip “bütün diyetleri reddedin”di. Benim gibi 15 yaşından 33 yaşına dek diyet yapmış biri için bu imkansızdı. Diyet yapmadan nasıl kilo verebilirdim? Hem kilo vermeyi sağlığım için istiyordum. Sadece görünüş değildi mesele, 86 kiloydum. Sonradan araştırmalardan öğrendim ki kişinin kilo verme düşüncesi ona daha fazla kilo aldırıyormuş. Diyetler aynı bende olduğu gibi uzun vadede çok fazla kilo alımına neden oluyormuş. (sezgisel beslenme kitabından alıntı) Gerçekten de onlarca yıldır diyet tüketicisiydim ancak diyet ürününden hiçbir verim alamamıştım.

Sezgisel beslenme açlığınıza saygı gösterin diyordu. Oysa ben açlığıma güvenmiyordum ki. Nerede duracaktım? Kontrolsüz şekilde yersem ya ne zaman duracağımı bilemezsem? Tüm yiyeceklerle barışmam gerektiğini söylüyordu diyet. Nasıl yani cipslerle mi? Çikolatalar ve tüm o karbonhidratlar? Nasıl bariz şekilde içinde kötü içerikler olduğunu bildiğim şeyleri kötü etiketlemezdim. Sonradan asıl bu kötü etiketlemenin kendisinin o yiyeceği cazip kıldığını öğrendim. O yiyeceklerle barıştım ve onları kafamda aşmaya başladım.

Zihnimdeki o benimle yürüyen diyet polisine karşı çıkmam gerektiğini söylüyordu. İşte orada duralım. Bu polis tam 18 yıldır benimle. Onu “Hadi git” diyerek kendimden uzaklaştıramam. İşte bu durumda kendime karşı şefkatli olmalıymışım. Olabilir, her şeyi tek seferde yapmak zorunda değilim.

Yemeklerden haz almamı, her lokmada her dokuyu, tadı, kokuyu hissetmemi söylüyordu sezgisel beslenme. Benim için yıllardır düşman olan ve zaten keyif almaktan ölesiye korktuğum yiyecekleri öylece kucaklamamı istiyordu. Bunları okurken içimden şöyle diyordum. “Tamam hadi anlattın, peki ben nasıl kilo vereceğim?” 

Tokluğunuzu hissedin diyordu sezgisel beslenme. Burada dur işte. Bu kesinlikle benlik değil. Ben asla doymam. Tokluğumu anlamam mümkün değil. Boğazıma dek yerim. Kendime güvenmem gerekiyormuş. Bedenimi hissetmem onu duyumsamam gerekiyormuş. Hadi ona da peki.

Duygularla başa çıkmak için yemek yeme davranışımı sorgulamamı istiyordu sezgisel beslenme. Gerçekten aç mısın diye soruyordu ve fakat bazen duygusal da yiyebilirsin kendini yargılama diyordu. Fakat duygusal yemelerimi ayırt etmeli ve yerlerine başka şeyler koymalıymışım. Kolay sanki.

8. prensipte şöyle bir durdum. Bedeninize saygı duyun yazıyordu kitapta. İşte bu en zoru. Belki de en büyük nefret objem bedenimdi. Ona nasıl saygı duyacaktım onu nasıl sevecektim? Kabullenme süreciyle ilgili okudum. Önce size olmayan eşyaları verin yazıyordu. Bu ne kadar zordu biliyor musunuz? O eşyaları bir poşete koymak aslında kilo verme umudumu bir poşete koymaktı ama ben artık girmiştim bu yola. Artık kendimi sevmek istiyordum. Uzun yıllardır bakmadığım geçmiş fotoğraflarıma bakmak istedim aniden ve bilgisayara geçtim. Aslında amacım geçmişte de kendini sevmeyen o kızı görmekti. Göreceğimi sandığım şeyse obez bir genç kızdı. Bense şu anki gözümde aşırı zayıf görünen, çelimsiz bir kız gördüm. Kolları incecikti beli incecikti. O anki halime aniden büyük bir özlem duydum. Sonra aniden fark ettim. O zamanki Burcu ile yani 18 yaşında 50 kilo olan Burcu ile 33 yaşında 86 kilo olan Burcu arasındaki yegane ortak nokta neydi? Kendi bedeninden nefret etmek, tiksinmek ve “şu kadar” kilo vererek kendini seveceğini zannetmek. Sanırım o an en büyük yüzleşmeyi yaşadım. Ben 40 kilo da kalsam 30 kiloya da insem hatta yok da olsam gözümde her zaman sevilmeye değer olmayan biri olacaktım. Kendi bedenime olan sevgimi “şu kadar kilo”ya koşullamıştım. Bu konu kapanmıştı artık, bana olmayan bütün eşyaları verdim. Dolabımda sadece 44-46 beden kıyafetlerim kaldı. 44-46 beden kıyafetlerime sarıldım ve ilk defa o gün ayna karşısına çırılçıplak geçip kendime baktım. Kendimi o an güzel bulmuş olmamın şaşkınlığını yaşadım. Oysa daha dün nefret doluydum. Bir şey oldu, kendime şefkat duydum. 

Sezgisel yemenin kalan 2 prensibi daha var. İnternette araştırabilirsiniz veya şu kitabı satın alabilirsiniz veya sezgisel yeme üzerine çalışan diyetisyenlerden destek alabilirsiniz.

Bu yazıda toplumun güzellik standartlarından en yakın çevremizin bizim beden algımızı nasıl bozduğundan bahsetmedim. Bu yazı şöyle bitecek. Bunu okuduğunu ve benzer duyguları yaşadığını biliyorum. Kilo vermenin veya kilo almanın kendini sevmen için bir koşul olmadığını unutmamanı istiyorum. Benim bunu anlamam 18 yılımı aldı. Senin 18 yılını almasın. Bedenine güven, onu dinle, ihtiyaçlarını anla… Çünkü hayat 18 yılında kendinden nefret edeceğin kadar uzun değil.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments