Arşiv Din ve Kadın

Yalnız bırakılmış bir coğrafyanın, ciddi tehlikeler altındaki kadınlarıyız

Konu başörtüsü/örtünme olunca nereye konumlanacağımız konusunda kafamız karışabiliyor. Türkiye’deki bu kafa karışıklığının geçerli sebepleri var. Ne başörtüsünün devlet tarafından kadınlara zorla dayatıldığı bir ülkeyiz ne başörtüsünün kadınlara toplumun dayatmadığı bir ülkeyiz, ne geçmişimizde başörtüsü devlet eliyle ellenmedi ne de başörtülü kadınlara dair toplumsal önyargılar var olmadı. Hem devlet hem de toplum açısından başörtüsü bu topraklarda alabileceği bütün olumlu ve olumsuz tepkileri almıştır. Dolayısıyla başörtüsü bu ülkenin insanlarının zihninde tek bir imgeyle sabit değildir. Herkesin örtünmeyle ilgili deneyimleri ve konumu farklı. Belki de ortak hafızamızın bu denli dışında ikinci bir imge yoktur.

Geçtiğimiz haftalarda İzmir’de zorla örtünme ve Taliban karşıtı bir eylem yapıldı. Kadınlar giydikleri çarşafları çıkarıp yere attılar. Bu eylemle ilgili yorumlarımı paylaşmadan önce şunu belirtmem gerek. Bu yazının odağı ne Taliban ne Afganistan ne de burkadır. Bu yazının odağı Türkiye’deki örtünme algısıdır, ancak her şeyden önce size kendi “örtünme” hikayemi anlatmak istiyorum. Evet, hiç başörtüsü takmadığım veya tesettüre girmediğim halde benim de bir örtünme hikayem var.

Çok fazla politik açık oturumların izlendiği bir ailede büyüdüm. 8 yaşındaydım. O dönem sürekli şeriat ve Erbakan konuşuluyordu. 28 Şubat’tan sonraydı. Sanırım ilkbahar ayları. Dışarıda top oynuyordum ve başörtülü iki kadın gördüm. O kadar korkmuştum ki… Ağlayarak eve girdim ve anneme başörtülü kadınları anlattım. Şeriat kelimesini, başörtülü kadınların ne kadar korkunç(!) insanlar olduklarını bu açık oturumlardan biliyordum. Annem bu korkumu anlamamıştı çünkü evde başörtülü kadınlar hakkında böyle bir korku propagandası yoktu. Yine de o dönem başörtülü kadınlarla ilgili nasıl bir propaganda yapıldığını iyi hatırlıyorum, diğer yandan aynı dönem Konca Kuriş’in öldürüldüğü dönemdi. Başörtüsünü açtığı için Hizbullah tarafından katledilmişti.

Üniversiteye gitmeden önce gerçek bir başörtüsü karşıtıydım. Kamusal alanda da özel alanda kullanılmaması gerektiğine inanıyordum ve bu kadınları düşman görüyordum. Üniversitenin ilk yılında en yakın arkadaşım başörtülü bir kadın oldu. Onunla konuştukça, onu tanıdıkça pek çok farklı aydınlanmayı birlikte yaşamıştım. Onunla aynı düşüncedeki erkekler üniversiteye ellerini kollarını sallayarak girerken arkadaşım dışarıda onlar için ayarlanmış bir yerde başörtüsünü çıkarıyordu. Çoğu zaman çıkarıp üniversiteye girdiğinde kendini nasıl çıplak hissettiğini görebiliyordum. Tam o yıl (2007-2008) başörtüsünün üniversitelerde serbestliğinin konuşulduğu yıldı. Arkadaşımla başörtüsüne özgürlük ile ilgili yazılamalar yapıp, üniversite içindeki protestolara katılmıştım. Başörtülü şekilde derslere giren kadınları derslerden atmaya çalışan hocalara karşı birlikte tepki gösterip sınıfı toplu olarak terk etmiştik. Bunların tümüne dahil olmamın nedeni tüm bu haksızlıklara kendi gözlerimle şahit olmamdı.

Sonra yıllar geçti, bu defa rüzgar tersine döndü. KPSS’ye hazırlanan bir arkadaşım atanabilmek için başörtüsü takmaya karar verdiğinden bahsetti. Nedenini başta anlamadım ama sonra devlete atamalarda, mülakatlarda bunun işe yaradığının düşünüldüğünü öğrendim. Başörtüsünü çıkarmak isteyince aileleri tarafından şiddet gören kadınlarla karşılaştım. Devlet görevlileri başörtüsü takmayan kadınları ikincil vatandaş yerine koyacak açıklamalarda bulunuyorlardı. Şort ya da mini etek giyen kadınlar şiddete uğrayabiliyordu. Nihayetinde devletin birinci ağzı cumhurbaşkanı Taliban’dan çok farklı düşünmediklerini dile getiriyordu.

Bence bu ülkede örtünme ile ilgili bütün tepkileri belirleyen 2 temel korku var. Birincisi 28 Şubat dönemini tekrar yaşama korkusu. Tekrar başörtülü kadınların ötekileştirildiği, haklarının ellerinden alındığı, kamusal alandaki varlıklarının kısıtlandığı o ülkeye geri dönme korkusu. İkincisi ise şeriat korkusu. Devletin kendini şeriat olan ülkelere yakınlaştırması, dilinin şeriat olan ülkelerdeki dile yakın olması, uygulamaların ve söylemin gittikçe islamileşmesi seküler cenahta başörtüsü imgesinin altını dolduruyor.

Bu iki korkuyu da yersiz korkular olarak görmüyorum. İki korku da yerinde ve bence iki olası gelecek de mümkün. Hatta şunu diyebilirim ki ben iki korkuyu da taşıyorum. Bir yanda insanların özgürce örtünebildikleri bir toplumda yaşama hayali kurarken diğer yandan bir gün devlet tarafından örtünmeye zorlanırım diye korkuyorum. Bir yanda başörtülü kadınların özgürlük mücadelelerinin sonuna kadar yanındayken diğer yanda açılmak istediği için ailesinden şiddet gören kadınların yanında oluyorum. Bir yanda kamusal alanda başörtülü kadınların diledikleri gibi var olmalarını savunurken diğer yandan kamusal alanda örtünmek zorunda bırakılacağım diye korkuyorum.

Peki bunca korkunun olduğu bir ortamda nasıl konumlanmalıyız? Kendimizi başörtülü-başörtüsüz karşıtlığı üzerinden mi tanımlamalıyız yoksa ikinci bir karşıtlık üzerine mi düşünmeliyiz?

Afgan kadınının durumu her zamankinden daha kötü. İslam coğrafyasındaki kadın, devletin zorla örtünme yasalarıyla savaşıyor. Diğer yanda ise Batılı feministlerin neredeyse çoğu zaman sadece Batı’daki kadınların örtünme hakları hakkında konuştuğunu görüyoruz. Yalnız bırakılmış bir coğrafyanın, ciddi tehlikeler altındaki kadınlarıyız. Bu tehlikeler içinde bir şeyden kesin olarak emin olmamız gerektiğini düşünüyorum. Mesele örtünme/örtünmeme değil. Mesele devletin gücü. Devlet otoritesinin bireye karşı güçlü olduğu, devletin bireye karşı işlediği her türlü suçun meşru olduğu bir toplumda özgürlüklerin teminat altında olmadığını görüyoruz. Ya yasaklarla ya zorbalıkla bir şekilde meselenin yine kadınların bedenlerine geldiğini ve ister örtünme yasağı ister örtünmeme yasağı olsun, devletin bir şekilde kadın bedenini kontrol altına almaya çalıştığını görüyoruz. Buradaki karşıtlığı birey-devlet karşıtlığı olarak tanımlamadıkça şeriat tehlikesinin olduğu bu coğrafyada örtünme pratikleri ile ilgili problemlerin çözülebileceğini düşünmüyorum. Ne zaman ki toplum olarak bireyin hakları ve özgürlükleri karşısında zayıf bir devlet talep ederiz, işte bu durumda ne 28 Şubat korkusu ne de şeriat korkusu yaşayabiliriz. Fakat ne yazık ki Türkiye’de bu algının çok kolay değişmeyeceği çok açık. O güne dek İzmir’de giydikleri çarşafları yere atan kadınlar hakkında da, başörtülü kadınların protestoları hakkında da günlerce endişe ve korkuyla konuşmaya devam edeceğiz. Umuyorum ki bu korkuların sonucu devletten yasaklar talep etmeye varmasın.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments