Arşiv Şiddet

Kızlık Zarı Yalanı

Çocukken annem bekaretimi kastederek “Oranda bir boncuk var, eğer sert bir yere çarparsan o boncuğun düşer. Dikkat et.” derdi. Çok uzun süre oramda gerçekten boncuk olduğunu düşünerek yaşadım. Bekaret benim için neydi tam emin değilim. “Kızlık” “zarı”ndan (Latice adıyla himenden) ne zaman bahsedildi bilmiyorum ama sanki bana oramda bir zar olduğu bilgisiyle doğmuşum gibime geliyor. Ne kimseden duyduğumu ne de bunun üzerinde düşündüğümü hatırlıyorum. Yıllar sonra, çok zaman sonra, 25 yaşımı dahi aştıktan sonra bekaret diye bir şeyin gerçekten yani gerçekten olmadığını öğrendim. 30’uma yakın bir zamana dek gerçekten orada bir zar olduğunu ve ilk birleşmede de kanadığını sanıyordum. Yine de bir parça bilinçliyim de sanıyordum. Bazılarında o zar esnekmiş, herkeste yırtılma olmuyormuş gibi bilgiler de vardı kafamda.

Bekaretin aslında yalan olduğu bilgisi yayıldıkça bazı erkeklerin bu konu hakkındaki yorumlarını gördüm. Biri şöyle yazmıştı: “Orospuluğu yaygınlaştırmak için uydurduğunuz bir yalan bu.” Bu yorum çok ilginç. Sadece bilimsel bir gerçekliğe karşı aldığı tavır açısından değil. Bu kadar büyük ve aslında çok başarısız bir yalanın binlerce yıl yutturulmuş ve sürdürülmüş olması çok garip değil mi? Bu yalana hala inanma arzusu acınası değil mi? Bunu kadınların yutmasındansa erkeklerin yutması daha büyük bir problem. Belki de kadın cinselliğini net olarak kontrol altına alabildiklerine sadece inanmak istiyorlar. Yalan da olsa… Bu yorumdaki sorun biraz da bu. Aslında bir endişe hali. Binlerce yıl inanılmış bir sistemin tamamen bilim dışı olduğunu öğrenmek yani baştan aşağı yalan olduğunu öğrenmek çok kolay bir durum değil. Bu yazıda bekaret hakkındaki okumalarımdan ve izlediklerimden size parçalar sunacağım.

Öncelikle himen denen ama aslında bir zar olmayan bu yapının orada neden var olduğu konusundan bahsetmek istiyorum. Bu konu bu yazıda sıkça referans vereceğim Bekaretin El Değmemiş Tarihi kitabında şöyle anlatılıyor.

“Himen tek başına var olan bir yapı gibi kendi kendine oluş­maz; daha çok kadın genital organlarının karmaşık oluşumu­nun bir yan ürünüdür. Hamileliğin dördüncü ayının başında, dişi ceninin bırakın himeni, vajinası bile yoktur. Hamilelik dö­neminin altıncı ayının sonuna gelindiğinde ceninin vajinası da himeni de oluşmuştur. Himen oluşur çünkü vajina oluşur. Ka­dın genital organlarının iç bölümlerinin dış bölümlerinden ta­mamıyla ayrıldığı zamanın tek fiziksel hatırlatıcısıdır himen.” sf 83

Yüzlerce çeşit himen vardır. Nasıl ki ayak şeklimiz ya da cildimiz birbirinden çok farklıysa himen de öyledir. Himen esnek yapıdadır. Himen bir zar değil, bir kalıntıdır. Ortası açıktır, kapalı bir yapı değildir. Vajina genişledikçe genişler, daraldıkça daralır. Hatta çocukların himenlerindeki açıklığın daha az olduğu, büyüdükçe bu açıklığın genişlediği bilinir. Adet kanı da bu açıklıktan akar.

Kanamayla ilgili farklı istatistiklere denk geldim. Dr. Müjdegül ZAYIFOĞLU KARACA iki çalışmayı referans alarak kadınların yalnızca maksimum %15’inin kanadığını söylüyor. Dr. Banu ÇİFTÇİ ise kadınların ilk birleşmede %50’sinin kanama yaşadığını söylemekte. (İki videonun da linklerini buraya ve buraya ekliyorum. Bu linklerden çalışmalara da ulaşabilirsiniz.) Bu istatistikler aslında çelişmiyor, çünkü kanama da kişiden kişiye değişen bir deneyim. Bazı kadınlar ilk cinsel birleşme sonrası tuvalette bir damla kadar çok açık pembe kan gördüklerini söylerken bazıları için bu birkaç damla ve koyu olabiliyor. Dolayısıyla kanama tanımı da burada değişiyor. Yalnız kesin olarak bildiğimiz bir şey var ki o da, geleneksel olarak o çarşaflara serilen, oluk oluk akan kanlar bir zar dahi olmayan, vajina ile esneyebilen himenden gelmiyor. Böylesi bir kan akışının tek bir anlamı var: Vajinanın zarar görmüş olması. Himenden gelen (O da kadınların %15’i ile %50’si arasında kadından gelmeyen) birkaç damla kanama dahi cinsel birleşmeye hazır olmama halini gösteriyor. Erkekliğin ve kadının sözde saflığının bir işareti olarak asılan çarşafların ise işaret ettiği tek bir şey var: Tecavüz.

Geleneksel olarak himenin “patladığı”, büyük bir acıyla yırtıldığı anlatısı normal ve rızaya dayalı bir cinsel birleşmede mümkün olmayacak bir şey iken himene dair delinecek kadar sert bir zar anlatısı da devam ediyor. Oysa himen “davul derisi” değil.

“Dış ürogenital alanla iç vaji­na arasındaki eşikte, yeni oluşan boşluğun kenarının çevresin­deki vücut duvarı dokusundan kalma küçük esnek bir çıkıntı. İşte bu artık parça himendir. Bazı insanlar himenin davul deri­sine benzediğini zannedip vajinanın girişini boydan boya kap­ladığını zannederler ama nonnal himenler hiç de böyle değil­dir. Himenin aslında var olmasının nedeni vajinanın bedenin dışına açılmadan işleyememesidir. Genital organların gelişim sürecinden kalan bu minicik artık, uğruna isimlerin, gelecek­lerin ve bazı durumlarda milyonlarca kadının hayatının tehli­keye atıldığı et parçasıdır.” sf 84

Bu yalanı çok uzun süre sürdürmüş bir tıp etiğinden de bahsediyoruz. Bekaret kontrolü adı altında aslında zaten hiç var olmamış bir şeyi arayan doktorlar bu ülkede kadınların hayatlarıyla oynamaktan çekinmediler. Oysa Bekaretin El Değmemiş Tarihi’nde de bahsedildiği gibi: 

“Ama ço­ğumuz için, hatta tıp mesleğiyle uğraşanların büyük bir bölü­mü için de, vajina himeni hâlâ bir muammadır. Çok azımız farkında olarak bir himen görmüşüzdür ya da çok azımız bir fotoğrafla görsek himeni tespit edebiliriz.” 85


1573 yılında Ambroise Pare bu durumdan şöyle bahseder:

“Bazı bakireler ya da kızlarda rahim boynunun ağzında, eski yazarların himen dediği… ince bir deri ya da zar bulunur. Paris Hastanesi’nde elimin altında olan üç yaşla on üç

yaş arasındaki herkese baktım ama bu zarı hiç kimsede bulamadım.”

Öyleyse binlerce yıldır kadınların değerini olmayan ve aslında amacına dahi hizmet etmeyen, ilk penetrasyona dair dahi hiçbir şey söylemeyen bir kalıntı için harcayan erkek egemen sistemin ve hatta erkek egemen tıbbın bu konuda vereceği bir özeleştiri var mıdır?

Sosyal evrimsel ve toplumsal olarak aslında erkeğin, çocuğun kendinden olduğundan bir emin olma aracı olarak kullanılmasının işlevli olduğu zannedildiği ancak bir gulyabani kadar gerçek olan bekaret hakkında ne düşünmeliyiz? Kadını ne kadar kanatırsa ve ne kadar zorlarsa erkekliğini o kadar kanıtlayan ve hatta vajinada yırtıklara yol açacak kadar gözünü erkeklik bürümüş dedelerimizi saygıyla anabilmek mümkün mü? Peki ya sözde bekaret nedeniyle öldürülen kadınlar? Bugün hala penetrasyon yaşamamış kadınlar bekaret bahanesi ile “alttan” muayene olamıyor. Dr. Astrid Heger ve ekibinin 2000 yılında yayınlanan bir araştırmasında muayene ettiği 147 penetrasyon yaşamamış kızla­rın %93’ünde, doktorun spekulum ya da başka bir alet kul­lanmadan vajinanın içinin bir bölümünü görmesine izin vere­cek kadar geniş himen açıklığı olduğu görülmüştür.

Bekaret övgüsü aynı zamanda penetrasyonun kutsanmasıdır. Buna göre her kadın bu kutsal anı mutlaka tatmalıdır. Bunu erkeklerin istediği şekilde ve yolla “tatmayan” kadın eksiktir. Bunun yanında eğer arzulu, istekli ve rıza göstermiş kadınsanız cinsel birleşme sırasında ıslandığınız ve tamamen hazır olduğunuz için kan akma ihtimali azalacak ve rızanız olduğunu için erkek egemen toplum tarafından iffetsizlikle ve “bekaretinizi” “kaybetmiş” olmanızla yargılanacaksanız.

Her şeyden öte olarak… “Kızlık zarı” diye bir şey var olsaydı dahi, himen her zaman yüzde yüz şekilde kanayan bir şey olsaydı dahi yine erkekleri kandırmak son derece kolay olurdu. Dr. Müjdegül ZAYIFOĞLU KARACA’nın da ifade ettiği gibi, himen dikimi bu kandırma işlemi için bile çok fazla efor. Erkekleri kandırabilmek için zaten sürekli kanayan bir organın bir şekilde kanadığına ikna etmek yeterli. Bazı erkeklerin “Biz kanasa da anlarız.” dediğini görüyorum, kutsal vajina profesörleri gibi… Hiçbir şeyi anlayamazsınız, eğer kadın istemiyorsa.

Tüm bu açılardan “kızlık zarı” efsanesi erkek egemen sistem için bile işlevsizdir. Çok kolay bir şekilde köşesinden geçilebilir, atlatılabilir olması bir yana istatistik olarak da tamamen anlamsızdır. Ne daha önce penetrasyon yaşamış olanları ne de daha önce penetrasyon yaşamamış olanları tespit için kullanılabilir.

Öyleyse tek bir soru var: Bu masal neden hala devam ettiriliyor? Bir sonraki yazıda.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments