Arşiv Bireyci Feminizm Okulu Çeviri

Liberal feminizm 2 – Politik Otonomi

Bu seri, Stanford Encyclopedia of Philosophy’de yer alan Liberal Feminizm girdisinin okunabilirliği arttırmak amacıyla bölümlere ayrılarak çevirilmiş halidir. Çeviren: Mete Han Gencer. Görsel: Hilal Güler, dijital kolaj.

1.2. Politik Otonomi

Bazı liberal feministler politik otonominin, yani bir bireyin içinde yaşadığı koşulları belirlemede sözü olmasının önemini vurgular. Bazıları sözleşmeci politik teoriyi kullanarak devletin toplumun temel yapısının hem kadınların hem de erkeklerin benimseyebileceği adaletin ilkelerine uygun olduğuna emin olması gerektiğini savunmaktadır. Diğerleri vatandaşların içinde bulunduğu durumların demokratik meşruiyetinin kadınların halk kararına ve seçimlere katılmasını gerektirdiğini iddia etmektedir.

1.2.1. Dağıtıcı Adalet

Bazı liberal feministler, John Rawls’un sözleşmeci liberal adalet teorisinden ilham alarak (Rawls 1971; 1993), devletin toplumun temel yapısının faydaları ve sosyal işbirliğinden gelen sorumlulukları adil şekilde dağıttığından emin olması gerektiğini savunmaktadırlar (Alstott 2004; Baehr 2004; Bojer 2002; Lloyd 1998; McClain 2006; Okin 1989; Thompson 1993; Rawls’a verilen feminist cevapların bir özeti için bkz. Abbey 2013). Temel yapının şu an faydaları ve sorumlulukları adil dağıtmadığını ve bunun toplumsal cinsiyet sisteminden veya sürdürülen geleneklerin ve kurumların ataerkil doğasından kaynaklandığını iddia etmektedirler.

Rawls, toplumun temel yapısından kastını şöyle açıklar: “Toplumun ana kurumlarının temel hakları ve görevleri dağıtma şekli ve sosyal işbirliğinden kazanılan avantajların topluma dağılımını belirleme şekli. . . Ana kurumlar derken esas siyasal kuruluşlardan ve ekonomik ve toplumsal düzenlemeleri kast etmekteyim. . . Rekabetçi piyasalar ve tek eşli aile yapısı toplumun ana kurumlarına örnektir. . . Toplumun temel yapısı adaletin esas konusudur çünkü etkileri başlangıcından itibaren çok derin ve belirgindir. Burada anlatmaya çalıştığım sezgisel kavram yapının çeşitli toplumsal pozisyonlar içerdiği ve bu pozisyonların herhangi birinde rastgele bir şekilde doğagelen insanların -kısmen de olsa- doğdukları politik, ekonomik ve toplumsal şartlara göre farklı hayat beklentilerine sahip olagelmesidir. Bu sebepten ötürü toplumun kurumları belli başlı başlangıç pozisyonlarını diğer pozisyonların üstünde tutmaktadır.” (Rawls 1971, 6-7).

Rawls, toplumun temel yapısının adilliğinin şöyle değerlendirilebileceğini savunur: Toplumun vatandaşlarının temsilcileri kendilerini başlangıç pozisyonlarını tamamen görmezden gelecek bir “cehalet örtüsü” altındaymış gibi düşünürler ve bu düşünceyle hareket ederek toplumun esas mallarının topluma nasıl dağıtılacağıyla ilgili ilkelere karar verirler (Rawls 1971, 12). Cehalet örtüsü, tarafların toplumdaki konumlarıyla ilgili, örneğin sosyo-ekonomik, dini ve cinsel konumlarıyla ilgili, bilgilerini silmeye veya toplumun ilkelerini değerlendirirken bunları göz önünde bulundurmamalarına yarayacaktır (Rawls, “A Theory of Justice”ta (Rawls 1971) aslında cinsiyetten bahsetmemiştir ama “Fairness to Goodness”ta cinsiyeti de eklemiştir (Rawls 1975, 537)). Susan Okin, hem cehalet örtüsü kavramının hem de aile ve toplumsal cinsiyet sistemini temel alan sosyal yapının sorgulanması gerektiği fikrinin ciddiye alınması gerektiğini öne sürmüştür (Okin 1989, 101).

Rawls, cehalet örtüsü ardındaki tarafların iki ilkeyi seçeceğini iddia etmektedir: herkese en geniş kapsamlı olacak şekilde en fazla temel özgürlüğün verileceğini söyleyen bir özgürlük ilkesi ve herkese fırsat eşitliği tanıyan ve eşitsizliklere ancak en az zenginlerin yararınaysa izin veren bir eşitlik ilkesi (Rawls 1971, 302-303).

Okin, “toplumsal cinsiyet sisteminin” hem özgürlük hem de eşitlik ilkesini ihlal ettiğini çünkü toplumun bireylerine cinsiyetlerine göre atanan rollerin bireylerin hayatlarıyla ne yapacaklarına karar verme özgürlüklerine zarar verdiğini öne sürmektedir (Okin 1989, 103). Okin’in görüşüne göre, adaletli bir toplumda, toplumsal cinsiyet hem aile yapısının içinde hem de dışında toplumun yapısının meşru bir parçası olmaktan çıkar (103). Aile kurumu dahil olmak üzere toplumun yapısına dayanan hiçbir kurum bireylere cinsiyet temelinde rol ataması yapamaz. Devletin, eğitim kurumlarının ve iş yerlerinin cinsiyet temelinde rol ataması yapmaması gerektiğini iddia etmek yaygındır. Ancak Okin bu durumun aile kurumu için de geçerli olduğunu savunmaktadır. Toplumsal cinsiyet körlüğü bahsedilen kurumlarda oynadığı rolün aynısını aile kurumunda da oynamalıdır. Okin’in kelimeleriyle bu kurumları yöneten ilkelerle aile hayatını yöneten ilkeler arasında “ahenk” olmalıdır (21). Yani, aileler adil olmalıdır.

Okin, ailelerin adil olması gerektiğine dair iddiasını desteklemek için ikinci bir argüman öne sürmektedir. Rawls’un açıkladığı üzere, kendisinin öne sürdüğü iki adalet ilkesi üzerine kurulan bir toplum istikrarlı olacaktır çünkü vatandaşlar bir adalet sezgisi geliştireceklerdir (Rawls 1971, 453ff). Buradaki amaçlarımız için vatandaşların tüm vatandaşların genellikle eşit vatandaşlık haklarına sahip olma hakkı olduğu düşüncesinde anlaştıklarını düşünebiliriz. Okin şunu iddia etmektedir: çocuklar adaletsiz ailelerde, yani eşitlik ve karşılıklılık anlayışı yoksun ve bağımlılık ve dominantlık düşünceleriyle sürdürülen ailelerde, yetiştirildiklerinde toplumun istikrarı için gereken adalet sezgisini geliştiremezler. (Okin 1989, 99-100; ayrıca bkz. McClain 2006, 73-84). Bunun yerine, kız ve erkek çocukları kadınların eşit vatandaşlık hakları olmadığını düşünerek büyüyebilirler. Dolayısıyla, eğer bir toplum Rawls’un iki adalet ilkesiyle yönetildiğince istikrarlı olacaksa toplumun içerisindeki aileler de adil olmalıdır.

Devlet, toplumsal cinsiyetin, aile yapısının içinde veya dışında, toplumun yapısının bir parçası olmamasını garantilemek için ne yapabilir ve ne yapmalıdır? (Okin 1989, 103). Okin şu gibi önlemlerin iş yerleri için alınabileceğini söylemektedir: devlet destekli günlük çocuk bakımı servisleri, doğum izni ve esnek çalışma saatleri (176, 186). Bu gibi düzenlemeler kadınların ve erkeklerin geleneksel rolleri dışında tercihler yapabilmesine olanak vermektedir. Okin aynı zamanda geleneksel rolleri tercih eden kadınların kendilerine çalışan eşlerinin maaşının yarısı kadarında destek verilerek korunmasını önermektedir (181). Ancak Okin devletin kadınların özgür seçeneklerini çoğaltmak ve dezavantajlı durumlar için telafiler önermekten fazlasını yapması gerektiğini iddia etmektedir. Örneğin, devlet belirli bir ideal aile yaşamı fikrini destekleyebilir ve desteklemelidir. Okin şöyle demektedir: Devlet, parayla ve parasız yapılan işlerden üretkenlik ve üreme ile ilgili işlere kadar eşit bölünüm yapılmasını cesaretlendirmeli ve kolaylaştırmalıdır (171). Bu nedenle, işverenlerin uyguladığı düzenlemeler yalnızca kadınların özgürce seçebilecekleri seçenekleri artırmanın bir yolu olarak değil, aynı zamanda parayla ve parasız yapılan işlerin adil şekilde bölünümünü cesaretlendirmenin bir yolu olarak görülebilir. Devletin böyle bir eşitliği cesaretlendirmesinin başka bir yolu, özellikle küçük kız çocukları için, otonomiyi destekleyen bir eğitim modeli benimsemesidir (177). Net olmak gerekirse, Okin şunu iddia etmektedir: İstenen şey, gelecekte herkesin bu tarz bir eşitliği benimseyen bir hayat yaşamayı tercih etmesidir (171). Ancak Okin için çoğu insanın şu an eşitliği tercih etmemesi bunun devletin eylemleri için uygun bir amaç olmadığı anlamına gelmemektedir (172) (Okin’ın Rawls’un adalet teorisini kullanımı üzerine geniş bir literatür vardır. Örneğin, bkz. Reich ve Satz 2009. Ayrıca bkz. Liberal Feminism Works).

Diğer feministler de Rawls’un adalet problemine cevap olarak verdiği politik felsefeden esinlenen sözleşmeci politik felsefeseleri kullanmakta ancak Okin’den biraz farklı sonuçlara varmaktadır. Örneğin, S.A. Lloyd (1998), Anne L. Alstott (2004) ve Linda C. McClain (2006), ayrı ayrı, Rawlsçu bir sözleşmeci argümanın şu iddiayı desteklediğini savunmaktadır: Kadınların şu an deneyimlediği dezavantajlar, toplumsal üremeyle ilgili sorumlulukların aşırı fazla bir oranını üstlenmektedir ve devletin eylemleri bu duruma çare bulmalıdır. Üçü de Okin’in önerdiği birçok poliçe teklifine benimsemektedir (Lloyd 1995, 1332; 1998, 218; Alstott 2004). Ancak Okin’in devletin bir ideal aile yaşamı düşüncesini desteklemesi gerektiği fikrini reddetmektedirler (Lloyd 1995, 1340–1341; Lloyd 1998, 218; McClain 2006, 78). Alstott şöyle yazmaktadır: “Eşitlikli aile fikri, teoride bile, problemli bir hedeftir. Katı bir eşit paylaşım fikri gereksizce kısıtlayıcıdır ve bunun sebebi ailelerin günümüzde bu fikirden uzaklaşıyor olması değil özgür insanların hayatlarını farklı şekilde organize etmek isteyebilecek olmasıdır” (Alstott 2004, 113). Diğer liberal feministler de benzer endişeler dile getirmektedir. Ann Cudd, devletin cinsiyet eşitliğini ve kadınların otonomisini geliştirmeye yönelik eylemlerinin iyi hayat anlayışını homojenleştirmesiyle sonuçlanabileceğini iddia etmektedir. Bu homojenleşme ise kadınların özgürlüğünün getireceği yeni deneyimleri ve yeni deneyimler temelinde yaptıkları kendilerini keşif yolculuğunun baltalanmasıyla sonuçlanabilir (Cudd 2006, 209, 223; ayrıca bkz Wolf-Devine 2004). Elizabeth Anderson şöyle yazmaktadır: “İyi denilince anlaşılan kavramların çokluğu devletin makul ve adil bir şekilde yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra devam ediyorsa o çokluk bazı makul olmayan iyilik kavramlarını da içerecektir ve bu kavramlardan bazıları ataerkil bile olabilir. Liberaller, adaletsizliklere karşı feministlere iddialarını devlete değil bu makul olmayan, ataerkil iyilik kavramlarını kullananlara yöneltmelerini tavsiye etmektedir. Yani, feministler devletin eylemde bulunmasını önermek yerine sivil toplum kuruluşlarına, dini kurumlara ve ailelere eylem önerilerinde bulunabilir. Bence bu tavsiye yerindedir ve liberal feminist olmamın da sebebidir” (Anderson 2009, 131; ayrıca bkz. 141-144).

Liberal feminizm literatürünün geniş bir kısmı ilişkisel özgürlük ve güncel üreme yükümlülüklerinin dağılımından kaynaklanan dezavantajlara çare olmayı hedefleyen olası devlet eylemleri arasındaki gerilimle uğraşmaktadır. Bu literatürün çoğu hem feminizmdeki liberal gelenekten hem de bakıcılık üzerine olan feminist çalışmalardan faydalanmaktadır (Barclay 2013; Bhandary 2010; Brighouse ve Wright 2008; Engster 1995, 2010; Gheaus 2009, 2012; Gornick ve Meyers 2008; Hartley ve Watson 2012; Lloyd 1995, 1998; Robeyns 2007; Gheaus ve Robeyns 2011; Wright 2008).

1.2.2. Kamusal Müzakere ve Seçim Siyaseti

Politik otonominin önemini vurgulayan liberal feministler, kadınların kendi içinde yaşadıkları koşulları belirlemede bir rolü olması gerektiğini savunmaktadırlar. Özellikle, bu konuda kadınların demokratik süreçlerle kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesine odaklanmaktadırlar. Bu odaklanılan süreçler kamusal siyasi tartışmaların pek çok alanına dahil olan kamusal müzakereyi ve genel anlamda seçim siyasetini içermektedir. Liberal feministler, kadınların içinde yaşadıkları koşulların adaletsiz olduğunu çünkü kadınların bu bahsedilen süreçlerde yeterince temsil edilmediğini düşünmektedirler. Dahası, politik otonomiye dair bu eksikliğin neredeyse tamamının “toplumsal cinsiyet sistemi” sebebiyle (Okin 1989, 89) veya benimsenen geleneklerin ve sürdürülen kurumların ataerkil yapısından dolayı oluşageldiğini iddia etmektedirler. Kadın hareketleri ise, onlara göre, bu politik otonomi eksikliğini (ve nedenlerini) tespit etmeli ve buna uygun bir çare bulmalıdır.

Kamusal müzakere ve seçim politiğine kadınların katılımını artırma çabaları kadınların dışlanmasıyla sonuçlanan bir kısır döngüyle karşılaşmaktadır. Toplumsal cinsiyet sistemi, kamusal müzakere sistemlerinin üzerinden sürdüğü etkili, halka açık toplantılarda ve belirlenmiş yasama organlarında kadınların gerektiği kadar temsil edilmemesine yol açmaktadır. Örneğin, hem paralı hem de parasız gösterdikleri emeklerin onların üstüne yüklediği iki kat sorumluluktan dolayı kadınların kamusal müzakereye katılmak için daha az zamanı vardır; biyolojik cinsiyetlere dair stereotipler pek çok insanı kadınları (özellikle belirli etnik ve kültürel gruplardan gelen kadınları) liderlik konusunda erkeklere kıyasla daha zayıf görmeye iter; kamusal müzakere ve seçim siyasetinin hırçın doğası gereği bu konulara dahil olan insanlardan beklenen davranış biçimi maskülen olarak görülür; kadınlara has problemler politik değil kişisel olduğu düşünülür; kadınlar, politik tartışmayı etkileyen (kiliseler, üniversiteler ve düşünce kuruluşları gibi) kurumlarda pek güç sahibi değildir. Bunlar kadınların toplumsal cinsiyet sistemi sonucu nasıl politik otonomi eksikliği yaşadığının sadece birkaç örneğidir. Ancak kadınlar bu gibi sebepler sonucu siyasi etkisi olan toplantılarda ve yasama organlarında gerektiğince temsil edilmediği ve dolayısıyla dışlandığı için toplumsal cinsiyet sisteminin ne kadar adaletli olduğu konusunun halka açık söyleşilerde odak noktası haline gelmesi pek olası değildir. Aynı sebeple, toplumsal cinsiyet sistemininin ortadan kaldırılmasına yönelik yasalar geliştirilmeye başlanması da olası değildir.

Bazı liberal feministler bu kısır döngüden kaçmak için kullanılabilecek yolları araştırmaktadırlar. Kadınlar kamusal müzakerenin gerçekleştiği siyasi toplantılardan ve seçim siyasetinden karmaşık sebeplerle dışlandıkları için bu konuya getirilen çözümler pek çok farklı soruna değinmelidir. Toplumdaki faydaların ve sorumlulukların adil şekilde dağıtılması kadınların kamusal müzakerelerin yapıldığı siyasi toplantılara erkeklerle eşit şartlarda katılmalarını sağlama doğrultusunda bir gelişme olacaktır (Okin 1989, 104). Ancak kadınların ihtiyaçları ve ilgileri demokratik güç kazanmaları için meşru iddialar olarak görülecekse ve politik etkisi olan kurumlardaki erkek hakimiyeti aşılacaksa yalnızca kadınların kabiliyetleriyle ilgili stereotipler değil aynı zamanda genel anlamda kültürün kendisi de değişmelidir. Seyle Benhabib, kadın hareketlerinin, gey ve lezbiyenleri özgürleştirme gibi diğer hareketlerle birlikte, bu yönde çalışmaya başladığını öne sürmüştür (Benhabib 1992). Gereken değişimin çoğu kültürel olsa ve geniş ölçüde halk eylemiyle sağlanabilse de devletin de bu konuda oynayacağı bir rol vardır. Linca McClain, tüm çocukların vatandaşlık eğitimi alması gerektiğini ve bu eğitimin onları demokratik vatandaşlık konusunda, kadınların eşitliği de dahil olmak üzere, bilinçlendirmesi gerektiğini savunmuştur (McClain 2006, 81). McClain, ayrıca devletin ikna edici gücünü kullanarak geleneksel olarak dışlanan kadına karşı şiddet, iş ve aile yaşamı arasında denge kurma ikilemi gibi konuları kamusal müzakerenin gündemine koyabileceğini iddia etmiştir (78).

Diğerleri, kadınların dışlanmasıyla sonuçlanan kısır döngüye bir çözüm olarak kadınların seçim siyasetine dahil olabilecekleri yasal mekanizmalar önermiştir (bkz. Rhode 1994, 1205–1208; Peters 2006; Phillips 1991). Bazıları sistematik olarak dışlananların dahil edilmeye başlanması için kullanılacak yasal mekanizmaların başkaları tarafından adaletsizce kullanılan ölçüsüz politik güce bir çare olarak temellendirebileceğini iddia etmiştir (Phillips 2004, 6-10). Önerilen mekanizmalara partilerin aday listesinde belirli sayıda kadın olmasını veya kadınlar için özel olarak açılan kotalar olmasını sağlayacak mekanizmalar örnektir. Bunların haricinde, seçim organlarında ölçülü temsilin hedeflenmesini sağlayacak mekanizmalar da önerilmiştir. Örneğin, Karen Green, “mecliste iki biyolojik cinsiyetin eşit şekilde temsil edilmesinin garanti edilmesi” gerektiğini ileri sürmüştür (Green 2006). Ancak liberal feministler arasında bu tür mekanizmaların adilliği ve efektifliği hakkında fikir ayrılıkları vardır (Peters 2006; ayrıca bkz. Rhode 1994, 1205).

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir