Bu soruların bir kısmı Özgür Gençler tarafından lansman etkinliğinde liberFE’den Burcu Narin’e sorulmuş, bir kısmı ise zaman yetmediği için cevaplanamamıştır. Genişletilmiş haliyle paylaşıyoruz.

SORU: Küresel açıdan baktığımızda özel şirketlerdeki kadın çalışan sayıları erkek çalışan sayılarına oranla oldukça düşük. Her ne kadar kadın erkek farkından çok bireyleri baz alan bir sistem olsa da, günümüzün ataerkil düzleminde liberteryen bakış açısı ile bu seksist şirketlerin bu kadar özgür bırakılması, kadınların iş hayatına atılımını baltalamaz mı? Bu durumun önüne nasıl geçebiliriz?

  • Liberteryen feministler için kadın çalışanların erkek çalışanlara oranının düşük olması bir problem değildir. Problem şunlar olabilir: Kadınların şiddet, alıkonma veya zorbalıkla (devlet ya da bireyler tarafından) çalışmaları engelleniyor mu? Eğer böyle bir durum varsa burada sorun çalışma yaşamı da değildir. Kadınların beden bütünlüklerinin bozulması veya özgürlüklerinin kısıtlanması problem olabilir. Dolayısıyla bu çözülmeli. Bireylerin cinsiyetleri, ırkları veya diğer herhangi başka özellikleri nedeniyle sistemli olarak şiddete uğramadıkları bir toplumda eğer kadınlar daha az çalışıyorlarsa bu bir problem değildir. Burada özgür iradeden ve rızanın değerinden bahsetmek gerek. Özellikle ana akım feminizm kadınların özgür iradelerini tamamen sorguya açmış durumunda. Evet, yetiştirilme tarzımız ve toplum bizi şekillendiriyor ancak özgür irade bundan bağımsız bir şey. Ayrıca bu konu konuşulduğunda neredeyse her zaman şirketlerin beyaz yakalı yönetici kadroları hedeflenir. Oysa çöpçülük, madencilik, kanalizasyon işçiliği gibi mesleklerde de kadınları göremiyoruz ama bu mesleklerde kadınları ve erkekleri saymıyoruz. Ayrıca şirketlerin seksist seçimler yapma hakkı vardır. Tüketiciler veya hedef kitleler olarak bu duruma tepki gösterebiliriz ama liberteryen feministler elbette liberteryen oldukları için bu konudaki her türlü devlet yaptırımına karşıdır.

Şirketlerin isterlerse toplumsal cinsiyet eşitliğine dair politikalar benimseyebileceklerine bir örnek HeforShe. Birleşmiş Milletler’in bu programı erkeklerin de toplumsal cinsiyet eşitliği hareketine katılımını hedeflemektedir. Türkiye’de Mustafa Koç bunun öncüsü olmuştur ve şirketlerinin eğitimine toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimlerini eklemiştir. Aynı şekilde Ali Koç da özellikle bunu yönetim kurulu başkanı olduğu Fenerbahçe’de devam ettirmiştir.

Liberteryen felsefe özgür ve barışçıl seçimlerden adil bir düzen doğacağına inanmaktadır. Bu nedenle eşit özgürlük ve eşit hak arayışındadır. Wendy McElroy bunu şöyle açıklar:

“Kadınlara karşı ayrımcılık yapan bir üniversite sıkı bir şekilde kadınlara özel kota ayarlayan bir üniversitenin hemen yanında yer alabilir. İkisi de özel şekilde fonlandığı ve kimse bunlardan herhangi birine girmeye zorlanmadığı müddetçe bu üniversitelerin bulunduğu düzen adil olurdu. Bu durumda, hukukun da bu iki üniversiteye herhangi bir müdahalede bulunmaması gerekirdi. Kadınlara karşı ayrımcılık yapmak, pek çok başka barışçıl eylem gibi, ahlaksızca olabilir. Bu temelde, bireyci feministler elbette ilk üniversitenin poliçesini değiştirmeye çalışabilir. Fakat o durumda kullanacakları şeyler eğitim, protesto, grev, boykot, ahlaki argümanlar ve bir dizi ikna etme taktikleri olurdu. Ancak, bireyci feministler olarak, üniversitenin kadınları istememe doğrultusundaki barışçıl seçimini güç kullanarak kısıtlayamazlardı. İlişki özgürlüğü, ayrımcılık yapma hakkını da beraberinde getirmektedir.”

SORU: Bütün ülkeleri incelediğimizde, heteroseksüel olmayan çiftlerin evlenmesini ve evlat edinmesini hak olarak gören ülke sayısı oldukça az. Buradan yola çıkarak sorum şudur; liberteryenizm; heteroseksüel olmayan çiftlerin evlilik ve evlat edinme hakları olması gerektiğini mi savunur, yoksa buna karşı mı çıkar?

  • Evlilik, çoğunlukla iki insanı belirli yasalar çerçevesinde bağlayan ve özellikle Türkiye’de ilişkiniz hakkında devletin de -maddi manevi- bir söz hakkı olmasını sağlayan bir kurum. Devletin insanların ilişkileri üzerinde herhangi bir müdahalesi olması kabul edilemez. Fred Moulton şöyle der:

“Liberteryen feminist bir bakış açısından bakarsak devletin ideal rolü bu meseleye karışmamaktır. Devletin yetişkin insanların kimle nasıl evlenmesi gerektiğine karışmaması gerekir çünkü ona evliliği yapanların cinsiyeti veya sayısıyla ilgili herhangi bir yargıda bulunma yetkisini veren rasyonel bir sebep yoktur. Yetişkinler aralarında anlaştığı müddetçe devletin bu meselede meşru bir rolü yoktur. En iyi senaryoda, devlet müdahalesi gereksiz bir dikkat dağıtıcıdır ve en kötü senaryoda, bireylerin mutluluğunun ve sosyal kurumların evriminin önündeki bir engeldir.”

Burada mesele gay ya da hetero evlilikleri değil. Evlilik kurumunun kendisi devletle ilgili. Dolayısıyla en baştan müdahaleci bir yapı. Ancak devletin var olduğu bir dünyada eğer heteroseksüel bireyler devlet bağı ile bağlanmak istiyorlarsa eşcinsel oldukları için değil insan oldukları için bunu yapabilmeliler. Zaten bugün bu konu yeni konuşuluyor ama Liberteryen Parti ABD’de 1970’lerde bu konuda bir bildiri yayınladı. “Mağdurun olmadığı tüm cezaların yürürlükten kaldırılması.” şiarıyla yola çıktılar. Hatta o dönemde partide Eşcinsel Hakları Liberteryenleri diye bir grup kuruluyor. Yayınladıkları bildiri tamamen seks pozitif bir bildiri. İçinde seks işçilerinin haklarından, eşcinsellere temel insan haklarının tanınıp heteroseksüellerle eşit vatandaş olmaları gerekmesiyle ilgili bir bildiri bu. Zaten bu tartışmalar tam da 70’lerde 80’lerde yapılıyor. Bu dönemde Feminist Sex Wars diye geçen bir tartışmalar zinciri var mesela. Liberteryen feministler seks negatif gerici feministlerle porno, seks işçiliği, erotizm, cinsel objeleştirme iddiaları, BDSM gibi konularda seks pozitif tarafta yer alarak tartışıyor. Linda Gordon, şöyle yazmıştır: “Onlara ne kadar yakından bakarsak toplumsal iffet gruplarıyla feminist gruplarını ayırmak zorlaşıyor.” Bu tartışmalarda sansür ve yasakçı feminist bakış eleştirilmiştir.

Feminizmde seks pozitif tartışmayı liberteryen feministler başlatmıştır. Hekim Gertrude B. Kelly gibi bireyci feministler, fakirlikten New Jersey’deki gecekondularda kalan ve seks işçiliğine yönelen kadınlarla çalışmıştır. Bunun sonucunda kararlı bir işçi aktivisti olmuş ve işyerinde kadınlara zarar veren yasal bariyerlerin indirilmesini talep etmiştir.

Bu tartışmalarda sansürcü ve yasakçı feministler teşhir edildi, ancak bu sansürcü ve yasakçı düşüncenin hala ana akım olduğunu görüyoruz. Mesela geçtiğimiz yıllarda toplumsal cinsiyet kalıplarının yinelendiği reklamlar İngiltere’de yasaklandı. Ayrıca 1990’ların başında İngiltere’de Sansür Karşıtı Feministler, ABD’de de İfade Özgürlüğü için Feministler kuruldu. Kurucuları arasında Joan Kennedy Taylor da bulunuyor. Joan Kennedy Taylor’ı dinlemek isteyenler Youtube’da gerekli aramaları yapabilir. Ayrıca Ann Ferguson’ın da bu konuda bir makalesi var.
Devletçi çözümlere karşı gelen bireyci feministler, ana akım feminizmden farklı olarak, kendilerini çeşitli sosyal organizasyonlar düzenleyerek ifade etmiştir. Bunların en önemlilerinden biri Free Love hareketidir. Bu akım evlilik ve doğum kontrolü gibi cinsiyete ve cinselliğe dair tüm barışçıl tercihlerin ilişkiye dahil olan yetişkinlere bırakılması ve devletin buna herhangi bir şekilde müdahalede bulunmaması gerektiğini söylemiştir. Wendy McElroy bu süreci şöyle anlatır:

“Bireyci feministler için ana Free Love dergisi provokatif şekilde isimlendirilen Lucifer the Light Bearer (1883 – 1907)’dır ve derginin editörlüğünü Moses Harman yapmıştır. 1800’lerin sonlarına doğru bu dergi, doğum kontrolünün bir seçim olduğunu net bir şekilde savunan az sayıdaki forumlardan biriydi. Bunu yaparkenki baş müttefiki Ezra Heywood tarafından editörlüğü yapılan liberteryen The Word (1872 – 1893) dergisi olmuştur.”

SORU: Toplumlarda, azınlık grupların yaptıkları eylem ve protestolar aracılığıyla elde etmek istedikleri hakları duyurup kamuoyu yaratmaya çalışması sıklıkla görülen bir durum. Kimi zaman, bu gruplar elde etmek istedikleri hakları kazanmak için pozitif ayrımcılık talep edebilmekte, hatta kamuoyunu da bu yönde ikna edebilmekte. Buradan yola çıkarak sorum şudur; liberteryenizm ve siz; pozitif ayrımcılığı gerektiği zaman işe yarayan ve genel olarak olumlu bir durum olarak mı değerlendirirsiniz, yoksa normal ayrımcılık kadar tehlikeli ve kutuplaştırıcı bir durum olarak mı tanımlarsınız?

  • Liberteryenler pozitif ayrımcılığa karşıdır. Negatif ayrımcılık kadar tehlikeli ve kutuplaştırıcı olup olmadığını şahsen bilemiyorum, ancak pozitif ayrımcılığın liyakat karşıtı bir uygulama olduğunu biliyorum. Gerçekten kadınların temsili konusunda görece olumlu bir etkisi olacak olsa bile pozitif ayrımcılığın tahmin edilmeyen kötü etkileri var. Hukuk profesörü Amy Chua Battle Hymn of The Tiger Mother kitabında bundan bahsediyor. Hatırladığım kadarını aktaracağım. Sadece siyahilerin olduğu bir okulda çalışma yapılıyor ve bu okula giren siyahilerin köleleştirilmiş siyahilerin torunları değil, kendi ülkelerinin zengini olan siyahilerin girdiği görülüyor. Diyelim devlette 100 kişilik bir kadro açtınız ve %50 kadın kotası koydunuz. Kadın kotasının amacı, kadın oldukları için geri bırakılmış ve hayatları boyunca ataerkil kodlarla mücadele etmekten geride kalmış kadınları da sürece dahil etmek. Peki bu kota nedeniyle fakir bir aileden geldiği için kötü okullarda okumuş ama kendi çabasıyla yetkinleşmiş kendini geliştirmiş biri atanamazsa? Bu kişi bir erkek olsun ve ailesini geçindirmek için çocukluğundan beri riskli işlerde hem çalışıyor hem okuyor olsun. Bu durumda bu çocuğun dezavantajlı olmadığını kim söyleyebilir? Ya bu kişi yerine o kadroya girecek kadın çok iyi koşullarda okutulmuş, maddi olarak hiçbir sorun yaşamamış ayrıcalıklı bir kadın olursa? Soruyu derinleştirelim. Ya bu erkek engelliyse? Ya bu erkek eşcinselse? Ya bu kişi Türkiye’de Kürt, ABD’de siyahiyse? Dezavantajlar uzar gider. Bu dezavantajlardan hangilerinin diğerlerinden daha üstün (üstünü biraz alayla söylüyorum) olduğunu nasıl bilebiliriz? Kota çözüm değil, işverenlerin kadın düşmanı olmaması için politikalar üretmek çözüm.

SORU: Sağ liberteryenizm, mülkiyetin ve bireyin vurgusunu yaparken feminizm, iki cinsiyet arasında eşitliği kabul eden bir görüştür. Bu sebepten dolayı feminizm, yine sağ liberteryenizmin tasdik ettiği özel mülkiyet kuramı ile çelişmez mi?  

  • Feminizm iki cinsiyet arasındaki eşitliği kabul etmez. Bazı feminizmler yani bazı feminist akımlar gerçekten erkek düşmanıdır. Mesela SCUM veya politik lezbiyenlik akımları… Bazı feminist akımlar da iki cinsiyet olduğunu kabul etmiyor. Mesela kesişimsel feminizm. Feminizm nedir o zaman dersek, temel olarak odağını kadın hakları ve özgürlüğü meselesine kaydırmış kişiye feminist denir. Liberteryen feministler kadınların hak ve özgürlüklerinin eşit olmasını talep eder. Bu toplumsal cinsiyet eşitliği istemekten farklı bir durum. Biri toplumu yapay şekilde inşa etmeyi amaçlarken, diğeri hak ve özgürlükler açısından eşitlik talep ediyor. Yani liberteryen feminizm zaten birey olarak kadınların haklarını talep ediyor. 

SORU: Dünya genelinde ama özellikle Türkiye’de  kadın hakları, hayvan hakları, LGTBİ+ hakları gibi hak ve özgürlükleri savunan ideolojiler radikal sol grupların tekeline girmiş bulunmakta. Bu yüzden serbest piyasa ve kapitalizm gibi solcu gruplar tarafından öcüleştirilmiş şeyleri savunan biz liberaller kadın hakları gibi bir konu savunduğumuzda oksimoron muamelesi görüyoruz sizin bu konu hakkında yorumunuz nedir ve nasıl bir çözüm önerisinde bulunursunuz?

  • Aslında radikal sol grupların tekeline girmiş değiller. Türkiye’de kimlik siyaseti yapan gruplarla (yani feministleri, LGBTİ+ aktivistlerini, göçmen siyaseti yapanlar vs. kastediyorum) radikal sol gruplar arasında ciddi bir ayrılık yaşandı son 15 yılda. 15 yıl önce kimlik siyaseti özerk değildi, bugün özerk. Ancak şu kesin bir şey, kimlik siyasetinin tamamına yakını liberalizm ve piyasa karşıtıdır. En azından söylem düzeyinde bu böyle. Bu etki Türkiye’de daha 15 yıla kadar ana akım muhalefetin dışındaki özellikle gençlik örgütlerinin neredeyse tamamının marksist kökleri olmasından kaynaklanıyor. Ancak artık muhalefet de piyasalaşıyor. Mesela isim vermek istemiyorum bir sosyalist partinin reklam ajansı var. Birçok STK fon kuruluşlarından fon alıyor. Üçüncü sektör olarak geçen sivil toplum, sivil toplum sektörü olarak hızla ilerliyor ve bu bence gayet olumlu bir şey.

SORU: Liberteryenizm ve liberalizm, cinsiyet ayrımcılığı yapan kişilere/oluşumlara halihazırda karşı ideolojiler. Buna rağmen neden liberteryen/liberal feminizm diye bir ideoloji ortaya çıktı? Feminizmin diğer kollarında bir eksiklik mi vardı yoksa liberteryenizm cinsiyet eşitliği konusunda yetersiz kaldı?

  • Fransa’da 1789’da kendilerine Üçüncü Zümre Kadınları diyen bir grup kadın bir dilekçe hazırladı. Bu dilekçede kadınların tamamının mülksüzleştirildiklerinden, eğitim haklarının ellerinden alındığından, meslek ve pay sahibi olamadıklarından bahsediyorlardu. Her tarafta yurttaşlık haklarından bahsediliyordu ama yurttaş hakları sadece erkeklere tanınmaya çalışılıyordu. Bu kadınlar vergi verdiklerini ama mülk sahibi olamadıklarını, oy veremediklerini söylüyorlardı. Kadınları yurttaş saymayan Fransa’da Marquis de Condorset “Kadınlara Yurttaşlık Haklarının Verilmesi Üzerine” bildirisini yayınladı. Fransa’da Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınlandıktan sonra 1791’de “Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi” yayınlandı. Bunun nedeni ilk bildirideki homme’un yani insanın kadınları kapsayıp kapsamadığının muğlak bırakılması ve böylece aslında yalnızca erkeklere işaret etmesiydi. Bu tartışmalar bitmeyince de Gouges kraliçeye Kadın ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi’ni sundu. Görüldüğü gibi kadın mücadelesinin ilk kıvılcımları Fransa’da da kadınlara kadın oldukları için teslim edilmemiş hakları ve özgürlükleri üzerinden olmuştur. 

19. yüzyıl Avrupa’sında kadınların insan olup olmadığı tartışması İngiltere’de yankı bulmuştu. Liberalizmin önemli kavramlarından biri “birey” içinde kadınların yer alıp alamayacağı tartışılıyordu. Kadınların birey olup olmadıklarının anlaşılması için önce insan olup olmadıkları konusunun netleşmesi gerekiyordu. İngiltere’de kadınların miras hakkı yoktu. Zor mülkiyet ediniyor ve eğer evlenirlerse de bu mülkiyet kocalarına geçiyordu. Liberal Parti tabanı liberal feministlerin oy hakkı mücadelesini destekliyorlardı ancak Liberal Parti başa geçtiğinde kadrolar kadınların oy haklarını almalarına sıcak bakmıyordu. Bu nedenle Liberal Parti kadınlara oy hakkını tanımadı. 1912’de İşçi Partisi kadınlara bazı şartlar koyarak oy hakkını tanımış oldu.

Sosyalistler içinden de örnek verelim. Sosyalistler sosyalizm geldiğinde kadın sorununun yok olacağını iddia ediyorlardı. Sovyetler’in ilk 10 yılı gerçekten de kadın mücadelesi açısından parlak bir 10 yıldı ancak sonrasında çok hızlı şekilde sosyalist devlet cinsiyetçi ve kadın düşmanı politikalara geri döndü. Oysa sosyalizm de teoride kadınların özgürlüğü için kendisinin yeterli olduğunu savunuyordu ve feminizme gerek olmadığını söylüyordu. Biz tüm bu deneyimlerden görüyoruz ki feminizm işe yarıyor. İdealde pek çok ideoloji kadınlara özgürlük vadediyor ancak bugüne dek kadınların hak ve özgürlük mücadelesinde kadınları başarılı kılan tek formül feminist formül olmuştur.  

SORU: Feminizmin, büyük şirketler tarafından fonlanması ve finanse edilmesi yüzünden içinin boşaldığını ve amacından saptığını düşünüyor musunuz? Yoksa 4. dalga feminizm kendi içinde zamanla mı diğer kollardan ayrıldı? 

  • Hayır, tam tersine amacına oturduğunu düşünüyorum. Sadece feminizmin değil genel olarak sivil toplumun kendi şirketlerini kurmaları, ticaret yapmaları, bağışlar dışında kaynaklar elde etmeleri mesela içerik üreterek reklamlardan para kazanmaları veya fon almaları çok olumlu bir şey. İçi boşalan şey anti-kapitalist, liberalizm düşmanı düşünce. Tamamen piyasanın içinde olup, kapitalizmin imkanlarından sonuna dek yararlanıp feminizm yapıyorsak, fikirlerimizi reklamlara kadar iktidar haline getirebildiysek bu kapitalizmin ve özgürlükçü düşüncelerin ufuk açıcı etkileri sayesinde. Hal böyleyken nihayetinde anti-kapitalist ve liberalizm karşıtı söylemin özellikle Batı’da (Sadece ABD’yi kastetmiyorum.) eskiye nazaran zayıfladığını ve sivil toplumun daha çok sistem içi düzeltmelere odaklandığını görüyoruz. Devrim olsun kadınlar kurtulsun demiyor artık feminist hareket. Hukuk sistemi düzeltilsin, işgücüne katılım artsın, yönetici pozisyonlarında kadınlar artsın diyorlar. Bu kısımlarda liberteryenler olarak görüşlerimiz farklılaşsa da bu sivil toplumun artık sosyalist devrim hayallerinden arındığının sadece kendine itiraf edemediğinin işaretidir. Ancak elbette ki halen büyük ölçüde devletçi çözümlere yakınlar. Yasak, sansür ve regülasyon talepleri gibi…

4. dalga feminizme gelirsek, dördüncü dalganın aslında net bir tanımı yok. Artık feminizm çok sesli ve farklı düşüncedeki insanlar feminizme yaklaşabiliyor. Herkes bir yerden bağlanabiliyor. Ana akım düşünceler olsa da çeşitlilik arttı. 4. dalga bu çeşitlilikle tanımlanabilir.         

SORU: Cinsiyet eşitliğinde toplum yapısının etkili olduğunu biliyoruz peki bunun dışında bir etken var mıdır sizin gözünüzde?

  • Cinsiyet eşitliği meselesi liberteryenlerin meselesi değil. Farklı kimliklerin haklarda ve özgürlüklerde eşit olması (sadece yazılı olarak değil, uygulama olarak da) liberteryen feministlerin asıl meselesi. Bu konuda birbirinden farklı düşünen liberteryen feministler var, ama açıkçası bu sorunun biyolojik mi yoksa toplumsal mı olduğu sorusu ile liberteryen feministler çok ilgilenmiyor. Bunun nedeni hak ve özgürlüklere odaklanmaları. Sorun nereden kaynaklanıyor olsa da mesele bu noktada tıkanıyor. Ben problemin sadece toplumsal ya da sadece biyolojik/evrimsel olduğunu düşünmüyorum. Ama mesela ana akım feministler tecavüzü toplumsal temelli olarak görüyorlar. Ben böyle görmüyorum. Tecavüz pek çok başka hayvanın erkeklerinde olan bir şey. Bu erkeklerle ilgili mesele. Her erkek tecavüzcü değil ama tecavüzcülerin neredeyse tamamı erkek. Peki her erkek tecavüzcü olmuyorsa o zaman tecavüzcüler nasıl tecavüzcü oluyor. Basit bir cevabı var. İnsanların şiddete eğilimleri vardır ama herkes şiddet uygulamaz. Çünkü yetiştirilme diye de bir şey var. Toplumun etkisi diye de bir şey var. Bazı kültürde toplu tecavüzü çok sık görüyoruz bazılarında çok az görüyoruz. Toplumun etkisinin iyi örneklerinden bu. Burada odaklanmamız gereken mesele kimsenin bir başkasının beden bütünlüğüne saldıramayacağıdır.

SORU: Günümüzde hukuki açıdan bir cinsiyet eşitliği  hemen hemen oturmuş durumda. Fakat asıl problemimiz, kültürel sebepler. Henüz bulunduğumuz coğrafyada bu eşitlik kültürü oturmamışken, tamamen bir eşitlik ortaya konsa dahi, farklı gruplar arasında bu kültürel sebepler dolayısıyla tekrar kutuplaşmalar gerçekleşmez mi?

  • Sanırım Türkiye’yi kastettiniz, ama Türkiye için de islam coğrafyası için de Hindistan gibi ülkeler için de bu pek böyle değil. Aslında dünyanın azımsanmayacak bir kısmında kadınların 19. yüzyılda kazandıkları hakların belki %10’ü bile kazanılamamış durumda. Bir de sadece yazılı olarak yasalar koymakla veya anayasaya maddeler yazmakla özgürlük tesis edilemiyor. Anayasamızda toplantı ve gösteri yürüyüşleri kesin olarak güvence altına alınmıştır ama bugün Türkiye’de insanlar eylemlerde hala şiddete uğruyor. Sadece kadınlar için çıkmayan aslında ülkedeki tüm şiddete uğrayan insanları kapsayan 6284 kanunu çıkmış olsa dahi tam olarak uygulanmıyor. Yani yazılı olarak var olan uygulamada gerçekleşmiyor. Şiddete uğrayan ve ölüm korkusu yaşayan kadınlar saatlerce karakollarda kocalarıyla barıştırılmaya çalışılıyorlar veya kadınların yasaları bilmemesinden yararlanarak uzaklaştırma çıkarmıyorlar.
    Asıl problemimiz kültürel ancak kültürü baskı, zorbalık, cancellama veya ekstra yasalar diye dönüştüremeyiz. Bu bir günde bir yılda olabilecek bir dönüşüm değil. Burada devletin küçülebileceği kadar küçülmesi, birey karşısında zayıflaması, devletin değil bireyin yüceltildiği bir toplumun var olması asıl önemli olan. Feministler devlet içi çözümler talep ettikçe, devlet güç kazandırıyor. Bence bütün sübvansiyonlara sonuna kadar karşı çıkmamız gerek. Vergiye karşı olmamız gerek. Bunlar bağlantısız gibi görünseler de çok bağlantılı şeyler.
    Soruya dönersek şunu da söylemek gerek. Toplumsal olarak tamamen bir eşitliğin var olması gibi bir amaç gütmek hayalden başka bir şey değil. Ayrıca Batıdaki ana akım feminizm bugün bu kültürel eşitliğe o kadar takmış durumdaki temel insan haklarından kadın olduğu için yoksun olan milyonlarca kadına gözlerini kulaklarını tıkamış durumdalar. Eğer bir literatür taraması yaparsanız dilde cinsiyetçilik hakkında pek çok makale bulursunuz ancak İslam coğrafyasında kadın hakları ve özgürlükleri ile ilgili çok az makaleye rastlarsınız.

SORU: Liberteryen olduğunuzu söylüyorsunuz, liberteryenizmin kurucu önde gelen filozofları mülkiyet hakkı dışında ‘kadın hakları’ gibi kavramları aramanın gaflet olduğunu söylüyorlar. Hem liberteryen hem feminist olunabilir mi?

Liberteryen feministler uygulamada özel olarak verilmeyen kadın haklarını ve özgürlüklerini arıyor. Liberteryen feministler kadın ya da LGBTİ+ oldukları için birey sayılmayan insanların haklarını arıyor. İran’da eşcinsel olmanız ölüm sebebi. Afganistan’da kız çocukları din kitapları dışında kitap okuyamıyor ve okula gönderilmiyor. Eğitim hakları engelleniyor. Bazı ülkelerde kadın sünneti yani diğer adıyla genital sakatlama çok yaygın. Çocukların 7-9 yaşları arasında hastanelerde dahi değil, evlerde jiletle klitorisleri çıkarılıyor. İslam ülkelerinde kız çocuklarının çocuk yaşta zorla evlendirilmeleri çok yaygın. Eğer bir aile kızı bakire değilse onu öldürmeyi hak sayabiliyor kendine. Bu saydığım her şey mülkiyet hakkı ile ilişkili. Kadın mücadelesinin belkemiği mülkiyet hakkına bağlı olan self-ownership yani kendi kendinin sahibi olmak kavramıdır. Her insanın kendisi, kendi bedeni ve kendi emeğiyle ürettikleri üzerinde bir ahlaki yetki alanına sahiptir. Her yetişkin birey şiddet göstermediği müddetçe istediği yaşam tarzını seçme hakkına sahiptir. Bireyci feminist kadın mücadelesi belirli bir grubun sadece o gruba mensup olduğu için yoksun bırakıldığı hakların ve özgürlüklerin tamamını talep eder.

Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments