Arşiv Diğer

Vicdan ve Reddi

Şiddetin örgütlenmesine, örgütlü şiddetin içinde iradesini teslim etmeye karşı olan vicdani retçilerin otorite tarafından sivilliği öldürülürken, askere gitmekte olan kimselerin bireyliği daha farklı bir şekilde etkisizleştirilmektedir. Birey, kitlenin otoritesi ve birliği adına feda edilmektedir. Seçimleri ile oluşturabileceği ahlaki bir tutum geliştirmesini sağlayacak tüm alanlardan sınır dışı edilmiş ve onu makineye çevirmiştir. Yapılagelen tüm ritüellerde anlamın aranmaması gerekildiği, bireyin bu otoritenin içinde erimesi ve bütünün içinde bir parça olmaktan ziyade bütünde kaybolması, bireyliğini kaybetmesi gerektiği ve kendini askeriyeye “teslim” etmesi gerektiği aşılanmaktadır. Asker, ordu içinde “varlığını” kaybetmektedir. Var olan asker değil, ordudur. Seçim askere değildir, orduyu temsil eden üsse aittir. Eylem bireye değil asker rolünde olan “emir kulu”na aittir. Aidiyetin, sorumluluğun ve tercihin bireye ait olmadığı bir duruma zorlanan kimseler için ahlakilikten bahsetmek çok zordur. 

“Oysa Jung’a göre bireysel bilincin varlığı bir başkasından farklı oluşuna dayanmaktadır. Bilinç, ben duyusu olmadan olmaz, bilinç olmadan da farklılaşma olmaz. Farklılaşma kavramını Jung işlevlerle ilgili olarak kullanmıştır. Jung’a göre farklılaşma parçaların bütünden ayrılması anlamına gelir. Jung’a göre psişe doğuştan bir arada ve karışık halde bulunan işlevlerle donanmıştır. Jung’a göre bilincin gelişmesi bunların kullanıldıkça ayrılmasına bağlıdır. Yani kişiliğin işlevleri olarak daha sonra ele alacağımız dört işlevin birbirinden ayrılması gerekir. Birbirinden ayrılmamış işlevler yönelime engel olurlar. Farklılaşmanın olmaması demek ontolojik açıdan var olmanın gerçekleşmemesi demektir. Burada tüm bu zincirin halkaları kendileşmenin belirleyicileridir. Kişiliğin işlevleri ayrışmazsa bireyleşme gerçekleşemez.”

İradesini belirli kısımlarda askıya alma tercihinin bireyin kendisi tarafından seçilerek yapılması gerekmektedir. Bireyin kendileşebilme sürecinde böylesine bir aynılaşma durumuna mecbur bırakılması, ontolojik açıdan varolmasının gerçekleşebilmesi için farklılaşmanın minimuma indirilmesi, kendiliğinin belirleyeciliğini oluşturacak olan askerlik yapmama tercihinin ortadan kaldırılması gibi durumlar; bireysel iradeye yapılmış bir saldırıdır. 

“Hastaneler son zamanlarda, kişinin eşcinselliğine dair tanıklıkta bulunabilecek bir yakın akrabasını (baba/anne/kardeş) getirmesini talep etmeye başlamışlardır. Doktorlar aile üyelerine genellikle söz konusu kişinin çocukluktan itibaren gelişimi hakkında sorular yöneltmektedir.”

Ahlak koşulsuzluğun ve zorunluluğun olmadığı bir alanda var-olabilmektedir. Tercihlerin yönelttiği edimler, bireyin hür iradesi ile sağlandığında ancak o edimin bireye ait olduğundan söz edebilmekteyiz. Bunun aksi olan durumda edim üzerindeki ahlakın iyiliği veya kötülüğünden değil herhangi bir ahlaki durumun varlığının yoksunluğundan bahsedebiliriz. Ahlaki yoksunluğun veya varlığın ortaya konulamayacağı bu ahlaki durumun ortaya konulabilme yoksunluğu insanı insan yapan düşünebilen, seçebilen yönlerinin dışlanması ve onu edilgen, pasif ve uysal bir durumda bırakmasıdır. 

“Kişiliğin gelişimi için uysallık ve pasiflik zararlıdır çünkü tecrübe edinmenin ve bireyin özel yetileriyle erdemlerini kullanmasının önünde birer engeldir. Ahlaki nitelikler ancak özgürlükle kazanılırlar ve değerleri ancak ahlaki açıdan tehlikeli durumlarda ortaya çıkar. Sırf hapiste olduğu için hırsızlık yapmayan bir hırsız ahlaklı bir kişi değildir.”

Böyle bir durumda iken yaptığı edim üzerinden bir hak veya sorumluluk dışlığının beyanı için halk arasında “emir kulu” tabiri kullanılmaktadır. Bu tabir o edimi yapmakta olandan edimin alacağı herhangi bir cezayı düşürebilmektedir. Bir kişi, başkasının tercihleri üzerinden, kendi iradesinin sınırlarında kalması gereken eylemlerini, süreli de olsa ötekine vermeye mecbur bırakılmaktadır. “Şiddetin örgütlenmesine, örgütlü şiddetin içinde iradesini teslim etmeye” karşı olan militarizm karşıtı Emma Goldman; zorunlu askerlik ile birlikte insanın vahşete olan eğiliminin artmasına sebep olan askerlik kurumunun kendisine ve savaşa karşı çıkmaktadır.

İktidarın; muktedirliğini kabul ettirme yöntemlerinden biri olan askeriye kurumu; ordunun karşısında kendi iradesinin varlığından söz eden askerin bu hareketini düşmanca bir kuvvet olarak algılayıp, bunu iyileştirme sürecinin bir parçası olarak görerek, kişinin cüz’i iradesini iktidarın külli iradesine teslim etmesini ve ahlaktan muaf olmasını kanıksamaktadır.

“Bireyin, benlik bütünlüğünün taşıyıcısı olarak vicdan, esas itibariyle bireyin öznel tanımına dayalı değerin ifadesidir. O halde vicdani red, bireyin kendi benliğini, ahlaksal bütünlüğünü ve değerini koruma adına ortaya koyduğu eylemdir. Her koşulda bir öznelliğin ifadesi olacak olan bu vicdana dayalı eylemin kuramsal arka planını bireyin kendi değeri, kendi benlik dğerini kolektif değer karşısına yerleştirmesi şeklindeki kavrayışlarda bulabiliriz. Bireyin değeri ya da kendi ‘iyi’sinin, toplumun kolektif değeri ya da iyisiyle örtüşmediği durumlarda, bireyin kendi benliğini ve ahlaksal bütünlüğünü korumak, için toplumun ‘genel iyi’si anlamına gelen yasaya uymama ve bu yasanın gerektirdiği yükümlülüğü yerine getirmeme kararında temellenen vicdani red, tam da bu niteliğinden dolayı öznel, bireysel bir tavır alışın ifadesidir.”

Vicdan kurallarının benlik ile olan bu akrabalığı, kişinin kendi kendinin yargıcı, sanığı ve tanığı olması ile alakalıdır. Kendi öz değerlendirmesi sonucu inşa ettiği vicdani yasalara uymasını beklediği kişi yine kişinin kendisidir. Bu süreçte kendisine tanıklık edecek olan da kendinden başkası değildir. “Vicdani kuralların belirleyici unsuru, insanın kendi benliği ile ilişkisidir. Bunlar insana, birlikte yaşayamayacağın şeyleri yapmaktan sakın, derler.” Tüm dışsal etkenlerden bağımsız bir şekilde kendi ahlak inşasını ve bununla ilgili kurallarını belirleyip yasası ve edimi arasında bütünlük sağlamaya çalışan ve yaşamını  bireysel ahlakı ile beslemek isteyen kimseler için zorunluluk karşılaşılması muhtemel en büyük düşmandır. Benliğin bütünlüğünü bozabilecek olan bu zorunluluk alanı, bireyin kendi ilkelerine olan tanışıklığının azalmaması ve  ahlaki birliğini sergileyeceği alanın varlığını yitirmemesi için kaçınılması gereken bir alandır.

İktidarın, kontrolü sağlayabilmek adına beden üzerinden özneyi uysallaştırma ve ıslah etme yollarından bahseden Foucoult; bu uysallaştırma yöntemine, Hapishanenin Doğuşu kitabında öznenin gelişiminin nasıl öngörülebileceği ve en kesin olarak hangi biçimde ıslah edilebileceği sorusu ile değinmiştir. Hapishaneler başta olmak üzere okul, tımarhane gibi iktidarın kurumlarınca tektipleştirme yolu ile bu dizginlemenin sağlandığından söz eder. Antik ve ortaçağın aksine ruhun bedenin hapishanesi olduğunu belirten Foucault, bedenin aynı zamanda siyasal alandaki varlığını gözeterek iktidarın özneyi beden üzerinden terbiye etme biçimlerini ele alır. Kitabın başlangıcında Damiens adlı karaktere yapılan işkencelerin en ince ayrıntısına kadar yer verilirken, bu tür bedensel cezai yaptırımların ve ıslah yöntemlerinin yerini modern dönemde bedeni tutsak etme almıştır. Tımarhaneler göz önünde bulundurulduğunda hasta ve psikiyatristlere göre düzenlenen bir “muharebe alanı”ndan bahsedilmektedir. Foucault’un Güvenlik, Toprak, Nüfus kitabının önsözündeki alıntıda bundan şöyle bahsedilmektedir.  “Akıl hastanesinde iyileşmeyi sağlayan şey bizzat hastanenin kendisidir. Yani, mimari yerleştirmenin kendisi, mekanın düzenlenişi, bireylerin bu mekana dağılımı, dolaşımı, burada insanların etrafa bakma biçimi ve hastalara nasıl bakıldığı, terapi rolü gören işte bütün bunlardır.” Zorunlu askerlik vazifesine de bu açıdan bakmak çok da yanlış bi perspektif olmayacaktır.

Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments