Arşiv LGBTİ+ Özel Alan

Bir Bukalemun Hikayesi

Farklı olduğum doğar doğmaz belliydi. Hiç ağlamayan, sesi çıkmayan, öldü sanılıp sürekli kontrol edilen bir bebek olarak büyümüşüm. Öpüldükten sonra yanakları kolonyalı mendil ile temizlenen, kirlenince dövülen, kibarlık abidesi hanım hanım bir çocuk olarak yetiştirildiğimden olsa gerek, her ortamda diğer çocuklardan hemen ayrışıyordum. Başlarda büyükler tarafından ¨Maşallah, ne kadar sessiz sakin akıllı çocuksun sen.¨ şeklinde sevilsem de, ilkokula başladığımda uslu ve kibar bir çocuk olmanın aslında o kadar da iyi bir şey olmadığını anladım. 

Okula oyuncak getirme gününden önce, en sevdiğim bebeklerimi o müthiş eğlenceli gün için hazırlardım. Önce saçlarını tarar, sonra annemin tülbentlerinden kesip parçalayarak yaptığım ama pek de beğenmediğim çiçek ve gül desenli siyah elbiseleri giydirirdim. Ardından babamdan çok güzel bir dayak yer, koşa koşa okula giderdim. Ne zaman bebeklerimi sıranın üstüne çıkarsam herkes tarafından alaya alınırdım. Kırılana kadar gülen, çığlık atan kızlardan tutun, bebeklerimi çöpe atıp parçalayan erkek öğrencilere kadar herkes cümbür cemaat müthiş bir yaygara koparırdı. O zamanlar ilk öğrendiğim şey, oyuncak bebeklerimi kimselere göstermemek olmuştu. 

Büyüdükçe ve ergenliğe yaklaştıkça ses tonumdaki kırılmalarla birlikte muhteşem bir bütün oluşturan kibarlığım herkesin dikkatini çekmeye başlamıştı. Eşcinselliğin ne demek olduğunu ilk kez biri bana top dediğinde öğrenmiştim. Öncesinde kibar ve uslu çocuklara denildiği zannediyordum. Olsun, ben nezaket sahibi bir çocuk olduğum için benden nefret 

ediyorlar diye düşünürken aslında ne kadar da nefret dolu bir kelime olduğunu henüz ergenliğime yeni girdiğimde öğrenmiş, öğrenmekle birlikte büyük bir psikolojik yıkıma ilk adımımı atmıştım. İnsanlarla olabildiğince kibar ve nazik konuşmanın, aslında o kadar da iyi bir şey olmadığını da ergenliğimde anladım. 

Kendimi tamamen keşfedişim ve tüm gerçeklerle yüzleşmem lisede başlamıştı. Platonik olarak aşık olduğum ilk insan, belki de bir çoğumuzun olduğu gibi en yakın arkadaşımdı. Artık kibar konuşmadığım için ve bebeklerim olmadığı için lisedeki erkeklerin arasına karışabileceğimi ve insanların içinde bir yer bulabileceğimi zannediyordum. Ancak yakın erkek arkadaşla çok da yakın olunmaması gerektiğini henüz öğrenmemiştim. Olur olmadık zamanda gelen ¨İbne misiniz lan siz?¨ soruları ile boğuşurken hem yakın arkadaşımı kaybetmiş hem de çok güzel dayaklar yemiştim. Psikolojik olarak ciddi travmaların ve maalesef obsesif kompulsif bozukluk eşliğinde panik atak hastalığının zorluklarını aşmaya çalışıyordum. Kendime yeni kurallar koymuş, hem psikolojik hem de fiziksel şiddetten korunmanın yollarını aramaya başlamıştım. Tüm bunlara rağmen cinsel kimliğimden hiçbir şekilde utanmıyor, kendimde hiçbir yanlış görmüyordum. Sadece toplumda olduğum gibi yer alabilmek istiyordum. Bu benim gibi biri için hiç de kolay değildi. Kibar konuşma, sert ol, erkek ol, adam gibi ol, karı gibi olma, karı gibi gülme, karı gibi konuşma, karı gibi davranma, karı gibi… Kendimi dışarıdan gelebilecek herhangi bir psikolojik veya fiziksel şiddete hatta tacize karşı korumanın yolu bunlardan geçiyordu. Karı gibi olmamaktan… Sanırım bunu duymayan yoktur. Karı gibi olmak demek, ne demek? Hadi biraz daha kibarlaştıralım. Kadın gibi olmak, kadın gibi davranmak, kadınsı olmak ne demek? Kadın olmak hakaret miydi? Aşağılık bir şey miydi? Kendimi keşfederken, toplumda kadına karşı olan nefreti de lisede öğrendim. 

Liseden mezun olurken artık kendimi dış dünyaya karşı nasıl koruyacağımı iyi öğrenmiştim. Girdiğim ortamlara göre renk değiştiriyordum. Eğer homofobik davranışlara maruz kalabileceğimi düşündüğüm bir ortamdaysam ya da homofobik olduğunu hissettiğim biriyleysem ses tonuma, duruşuma, hareketlerime, ettiğim muhabbete dikkat ediyordum. Tıpkı bir bukalemun gibiydim. Kendim olabildiğim ortamlarda özgürce davranabiliyorken, konuşabiliyorken, hiç korkmuyor ve güvende hissediyordum. Kendim olamadığım her yerde tetikteydim. Bunun ne kadar korkunç ve yorucu bir şey olduğunu ancak böyle hissedenler iyi anlar diye düşünüyorum. Acaba şiddete maruz kalır mıyım? ¨Acaba öldürülür mü yüm?¨ diye düşünüp duruyordum. Her yeni tanıştığım insan için aklıma gelen ilk sorular bunlar oluyordu. Dolayısıyla kendimi korumam gerekiyordu. Ben kendimden, cinsel kimliğimden utandığım için değil de öldürülebileceğimi düşündüğüm için gizleniyordum ve bu bile psikolojim için çok yıkıcı bir durumdu. Diğer arkadaşlarım gibi aşklarımı özgürce anlatamıyor, hiçbir derdimi kimseyle paylaşamıyordum. Bu kibar çocuğun içine kapanık, agresif ve alkolik birine dönüşmesi çok da şaşırtıcı değildi. 

Üniversitedeyken bir şirkette staja başlayarak da ilk kez iş hayatındaki ayrımcılıkla tanışmış oldum. Kadın çalışma arkadaşlarımla çok daha iyi anlaştığım için şirket içinde söylentiler başlamıştı. Yine aynı şiddete maruz kalmaktan deli gibi korkuyordum. Ayrıca bu sefer kariyerim söz konusuydu. Şirketteki erkeklerle daha fazla takılıp vakit geçirmeye başladıkça ve birbirinden iğrenç muhabbetlere dahil oldukça ortalık sakinledi. Bol bol küfür etmeyi, karıya kıza çakmayı, kavgayı, bilimum her türlü saçma sapan muhabbeti öğrenmiş ve çok da güzel ayak uydurmuştum. Bu şekilde belki kendimi dışarıya karşı koruyor olsam da, kendime olan saygımı kaybediyordum. Her ne kadar onlarla aynı dili konuşsam da ardı arkası kesilmeyen kız arkadaş sorularıyla karşılaşıyordum. Sürekli neden kız arkadaşım olmadığı, kaç kişiyle yattığım, şirkette hangi kızı daha çok beğendiğim gibi sorular geliyordu. Ben de doğal olarak yalan söylemek zorunda kalıyordum. Olmadığım biri gibi davranmak dünyanın en kötü hissiydi.

Mezuniyetim sonrası bir reklam ajansında ikinci bir staja başlamıştım. Bu sefer işler biraz daha farklıydı. Orada edindiğim bir arkadaş sayesinde kendim olabileceğimi hissetmiştim ve gizlenmeye gerek duymamıştım. Bu sefer de şiddet yerine tacize uğrayabileceğimi öğrenecektim. Yazının bu kısmı itiraf içermektedir. Cinsel kimliğim sebebiyle iş arkadaşım tarafından tuvalette sıkıştırıldım ve tacize uğradım. Bunu ne staj koordinatörüme, ne patronuma ne de aileme anlatabildim. Ben ister kendimi saklayayım, ister açayım… İster dünyanın en kibar en naif insanı olayım ister en kabası, en çirkini, en erkeği… Ben bir eşcinselim ve bu yüzden gerek özel, gerek eğitim, gerek iş hayatında her türlü ayrımcılığa maruz kalacağımın hatta ve hatta her türlü şiddete ve tacize de uğrayacağımın artık farkındaydım. Kendimi ne kadar korumaya çalışırsam çalışayım, içimdeki beni yani kendimi sıkıştırıp kapatamazdım. Varoluşum, küçücük bir çatlak bulup yine oradan fışkıracaktı her türlü. Öyleyse korkmak çözüm değildi. Bukalemun olmak da çözüm değildi. 

Acı ve zorluklarla geçen bir çocukluk ve ergenlik sonrası artık yetişkinliğe kendimden daha emin, daha korkusuz ve daha özgüvenli bir şekilde adım atmıştım. Hiçbir tacizde sessiz kalıp korkmamayı öğrenmiştim. O kişinin ceza alması için sonuna kadar savaşmayı öğrenmiştim. Hiçbir şiddeti karşılıksız bırakmamayı ve her türlü şiddete karşı sonuna kadar savaşmayı öğrenmiştim. Ne ölmekten ne de öldürülmekten korkar olmuştum. Her türlü ayrımcılığa, homofobiye ve kadına karşı olan nefrete bu sefer ben savaş ilan ettim. Bastırılamaz, kırılamaz, yok edilemez, mermer gibi biri olup çıktım tüm bunlardan. Kimsenin de ne nefreti ne de şiddeti karşısında artık korkmuyorum. Çünkü ben artık yalnız olmadığımı çok daha iyi biliyorum. Benimle birlikte bu nefrete ve ayrımcılıklara karşı mücadele eden birçok insanla birlikte zor bir yolda kol kola yürüyorum. 

İşte böyle hayatta kaldım. Ayrımcılığın ve şiddetin karşısında öyle güçlü durdum ki korkar oldular. Şimdi dilediğim ortamda istediğim gibi davranıyor, konuşuyor ve kendim olabiliyorum. Çünkü herkese nasıl bir savaşçı olduğumu ve beni hiçbir şekilde yıkamayacaklarını, ne psikolojik ne de fiziksel zarar veremeyeceklerini gözlerine soka soka gösteriyorum. 

Artık oyuncak bebeklerimi saklamıyorum.

0 comments on “Bir Bukalemun Hikayesi

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir