Çeviri Teorik

Nörokültürler Manifestosu

6 Nisan 2012’de yayımlanan orijinal yazı: https://socialtextjournal.org/periscope_article/neurocultures-manifesto/ Çeviren: Mete. Görsel: Hilal Güler, dijital kolaj.

Bu manifesto, kendilerini resmi beyin bilgisi üreten bilimsel alanlardan birine ait görmeyen bizler içindir. Bir nörokültürel manifestoya ihtiyacımız var çünkü beyin, benliği ve sosyal yaşamı bilmek için başkaları tarafından temel olarak alınmaktadır; çünkü nörobilimcilerin dönemimizin felsefecileri, sosyologları ve cinsiyet teorisyenleri olmaları ve bizim işlerimizi yapmaları istenmektedir – ve onlar da şevkle bunu kabul etmektedir; ve çünkü beynin maddiliği önemli bir konu haline gelmektedir. Beynin maddi olduğu şu an her yerde biliniyor: görsellerde, yazılarda, kültürde, benimsenen uygulamalarda, klinikte, hastanede, okulda ve günlük yaşamda… Birçoğumuz beyin hakkındaki mevcut bilgileri genişletmek ve çeşitlendirmek istiyor. Bunu beyin ve beyin bilimi üzerine eleştirel perspektifler sunarak ve sosyal ve kültürel olanı ciddi bir biçimde biyolojik olanın bir parçası olarak düşünerek yapmak istemekteyiz. Bu cesaretlendirilmesi gereken önemli bir görevdir.

“Biyokültürler Manifestosu” (Davis and Morris 2007), biyoloji ve kültür arasındaki onto-epistemolojik ayrımları yıkmakta olan eleştirel akademisyenlerin çalışmalarını cesaretlendirdi. Biyokültürel görüş, vücut ve kültürün birlikteliğini ve ikisini ayrı ayrı bilmenin imkansızlığını savunmaktadır. “Nörokültürler terimi”, bir biyokültürel görüşü takip ederek, birtakım sosyal ve biyolojik problemlere gönderme yapmaktadır. Bu problemlere şunlar dahildir: beynin sözde yaşının kültürel durumu, dönemimizin nörobilimsel bilgiye duyduğu heyecan, bilim insanları, doktorlar, hastalar, avukatlar, etikçiler ve aktivistler arasındaki beynin ne olduğuyla, ne olması gerektiğiyle ve ne olabileceğiyle ilgili anlaşmazlıklar, beynin temsillerinin ve beyin biliminin uygulamalarının kültürel ve politik tasavvurdaki yeri; nörobilimler bilginin günlük hayattaki kişisel ve kolektif anlayışları; insani ve sosyal bilimlerde nörobilimin akademik kullanımları; ve hepsinden daha temelde, nöronal maddenin, kendisinin vücutsal, sosyal ve tarihsel çevrelerinden ayrılmazlığı.

Bu manifesto, feminist ve sosyal teorideki biyolojik maddeyi yeniden düşünen neo-materyalist akademisyenlerin çalışmasından yararlanmaktadır. Sosyal inşacılığın biyolojik bilgiyi eleştirme konusundaki limitlerinden memnun olmayan ama kazandırdığı anlayışları da önemseyen bir görüş olarak neo-materyalizm, doğanın kaçınılmaz bir şekilde sahip olduğu sosyal karakterini ve sosyal olanın doğal yapısını irdelemektedir. Böyle yaparak nihayetinde bu ikisi arasındaki, Donna Haraway’in (1991) formülasyonuyla, doğa ve kültürün arasındaki, ayrımları yıkmaktadır. Nörobilimsel bilgi, zihin, benlik ve toplumla alakalı sorularda geniş bir şekilde kullanılmaktadır ve bunun kişisel kimliği, cinsiyeti, cinselliği, vücut bulmayı, etiği ve ahlakı, insan doğasını ve sosyal yaşamı nasıl anladığımıza dair önemli imaları vardır. Buna cevap olarak feministler, sosyal teorisyenler, edebiyat ve biyografi yazarları, felsefeciler, sosyologlar, antropologlar, sanatçılar ve nörobilimin dışındaki diğerleri şu an beyin bilimini eleştirmeye başlamaktadır. Bu manifesto, bizi eleştirel uğraşlarımızı bir biyokültürel çatıya bağlı kalarak yapmaya teşvik etmektedir.

Nörokültürler Manifestosu

  1. Beyin biyokültüreldir. Bir biyolokültürel bakış açısına göre, biyoloji ve kültür ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Bu, biyolojinin sosyal olanı belirlediği anlamına değil ikisinin bir ortak yüzeyi olduğu ve birbirlerinden ayrılamayacakları anlamına gelmektedir. İkisini ayırmak eleştirel düşünce için vahim bir hatadır. Örneğin, beyin plastisitesi veya beynin çevresel değişimlere ve deneyimlere tepki olarak değişme kapasitesi üzerine olan araştırmalar ve epigenetik veya genlerin nasıl farklı şekilde ifade edildiği üzerine olan araştırmalar kültürün nöronal açıdan nasıl önemli olduğuna dair pek çok soru doğurmaktadır. Bir dinamik görüş, beyni (fizyolojik yapıyı), zihni (beynin yaptığı şeyi) ve dünyayı (vücudu, diğer insanları, kültürü ve çevreyi) sürekli bir bağlılık halinde görmektedir.
  1. Nöromerkezcilik kısıtlayıcı bir bakış açısıdır. Beyin, vücudun içindedir, vücudun bir parçasıdır ve vücuda bağımlıdır. Beyinle ilgili felsefi görüşler bunun hatırlatılması gerektiğini unutmaktadır. Bunun aksine, kültürel çalışmalar, feminizm, queer ve sosyal teori temelinde vücut üzerine yapılan eleştirel araştırmalarda beynin vücudun geri kalan her parçası gibi bir parçası olduğu hesaba katılmalı ve doğanın ve kültürün ayrılmaz olduğu ifade edilmelidir.  
  1. Benlikler ve özneler her zaman vücuda sahiptir. Onlar biyolojik oldukları kadar kültürel, sosyal ve kişiseldir de. Kültür, zihin ve benliği biyolojiye (buna nörobiyoloji de dahil) rakip tutan sosyal teori, bunlar arasındaki dinamik ilişkiye dair kavrayışımızı zayıflatmaktadır. 
  1. Beyin maddidir. Eleştirel akademisyenlik, nörobilimin beyni nasıl tasvir ettiğiyle ilgilenmeli fakat biyolojik olanı basitçe uydurmaymış gibi değerlendirmemelidir. Sosyal inşacılar “sosyal gerçeklerin biyolojik gerçeklerden tamamen kopuk olduğunu” varsaymamalılar (Davis and Morris 2007). Eleştiri, kendini biyolojik gerçekliklerin hangi koşullar altında yaratıldığını tasvir etmeyle sınırlandırmamalıdır (Latour 2004). Beyin üzerine eleştirel araştırmalar beynin maddi olmasının ne demek olduğuyla özel olarak ilgilenmelidir. Nöral tene müdahalede bulunmada ve değiştirmede kullanılan teknolojileri, uygulamaları ve modifikasyonları incelemeli ve bunu yaparken organik olanı ciddiye almalıyız. Organik olanı ciddiye almayanlar dualist düşünce türlerini maddeleştirme ve insanların tüm vücutlarıyla yaşadıkları deneyimleri görmezden gelme riski taşımaktadır. 
  1. Beyin tarihdışı, sabit veya zamansız değildir. Nörobiyolojinin büyük bir kısmı, dünyayla dinamik ilişkisi sonucu sürekli olarak şekillenen bir beyin tasviri yapmaktadır. Dahası, beyin her zaman bir beden ve benliğe, dolayısıyla da belirli sosyal ilişkilere, aileye, topluma, kültüre ve ekonomiye, yerel ve küresel mekana ve tarihe yerleşik bulunmaktadır. Nörokültürel eleştirinin görevlerinden biri bütüncül bir perspektif kullanmakta ısrarcı olmaktır; insani ve sosyal bilimlerin yöntemleri ve bilgileri, kültürel olduğu kadar organik özne/obje olarak da yerleşik olan beyni anlamak için gereklidir.
  1. Biyokültürel beyin hem biyolojik hem kültürel olarak anlaşılması gerektiği için bu işi yapmak yalnızca bilim insanlarına bırakılamaz. Alakalı olarak, laboratuvarda gerçekleştirilen hücresel araştırmalar yalnızca biyolojinin bakış açısı kullanılarak yorumlanamaz. Disiplinlerarası çalışma, artık isteğe bağlı olmaktansa biyolojik indirgemeciliğin entelektüel olarak zararlı olduğu alanlarda ondan kaçınmak ve onunla savaşmak için zorunlu olan bir çalışma tarzıdır.
  1. Beyinle alakalı bilgi konusunda hayatları etkileyecek çok şey var. Bu, nörotipik ve nöroçeşitli olarak tanımlananlar için; nörologların hastaları ve (henüz) hastaları olmayanlar için; vücutlarına yaptıkları ve kişisel sıhhatten anladıkları beyin bilimiyle şekillenenler için; bunama, bağımlılık, depresyon, kısıtlık, obezlik veya vücutla ilgili nörobilim tarafından bilgilendirilen başka bir hastalık türüne sahip olması olası görülen insanlar için; beyinle ilgili kanıtlara maruz kalan juriler, hukukçular, yargıçlar ve sanıklar için; farklı beyin tiplerine sahip oldukları söylenen erkekler ve kadınlar için; ahlak, duygu, akıl, zeka, aklıselimlik, sağlık, cinsellik, kişilik ve karakter tartışmalarına dahil olan herkes için doğrudur. Bunlar önemli olduğu kadar dolambaçlı olan konular; beyin bilgisi sadece beyinlerin ne olduğuyla ilgili düşüncelerimizi şekillendirmiyor aynı zamanda onları literal anlamda, maddi olarak şekillendiren uygulamaları etkiliyor.
  1. Hepimiz beyin hakkında hayatları etkileyecek kadar önemli olan bu konulardaki tartışmalara katılmalıyız. Nörobilimciler, kendi uzmanlıklarından çok daha ötesine, felsefenin, etiğin, toplumun ve kültürün alanlarına uzanıyor. Bu alanların uzmanları bu iyiliğe karşılık vermelidir. Biyoloji ve kültür arasındaki sınırlar yıkıldığında, kültürel teorisyenler biyoloji hakkında biyologların kültür hakkında konuşmaya yetkin olduğu kadar yetkin olmalıdır.
  1. Beyin araştırmaları hakkında eleştirel okuyucular olmayı öğrenmeliyiz. Öğrencilerimizi nörobilim makaleleri okumayı, yöntemleri ve yorumlamaları eleştirmeyi ve alandaki tartışmaları takip etmeyi öğretmeliyiz (örn. bkz. Dumit 2004; Jordan-Young 2010; Vidal ve Ortega 2011). Nörobilimi felsefe diye satan popüler kitaplara güvenmekten fazlasını yapmalıyız; bu kitapların dayandığı iddiaların yapıldığı araştırmaları okumalıyız.
  1. Nörobilimin eleştirel olmayan kullanımlarını kendi disiplerimizde kabul etmemeliyiz. Nörososyologlar, nörobilimsel yöntemleri ve yorumlamaları kullanırken sosyolojik olanları kullandıkları kadar dikkatli olmalıdır. Bilişsel edebi çalışmalar, nöronlar ve beynin bölümleri üzerine olan araştırmaları kullanırken kendi metinlerini kullandığı kadar dikkatli ve sorumlu olmalıdır. Bir biyokültürel projede nörobilimsel fikirlerin kesinlikle cisimleştirilmemesi gerekir. 

Günümüzde, insani bilimlerde ve sosyal bilimlerde çalışmaları beyin bilimiyle eleştirel bir şekilde etkileşimde bulunan pek çok akademisyen var. Kolektif bir şekilde, beyin üzerine eleştirel bir biyokültürel ve nörokültürel literatür geliştirmekteyiz. Fakat ne yazık ki, hala eleştirelliği olmamasına rağmen su götürmez olarak sunulan beyin bilimi araştırmalarına rastlamak çok daha kolay. Beyin üzerine nörokültürel çalışmalar, biyokültürel yapımızla ilgili bilgi kaynağını geliştirebilir. Bir nörokültürel müdahale önemli olacağı kadar güncel konularla da ilgili olacaktır; kültürel ve politik öneme sahip konulara ışık tutacak; organik maddeye dair bütüncül perspektifler talep edecek; ve birini diğerine indirgemeden kültürel ve biyolojik olanın arasındaki ortak zemine dair karmaşık yorumlamaları mümkün kılacaktır.

*Victoria Pitts-Taylor, New York’taki Graduate Center of the City University’de Sosyoloji Profesörü, The Center for the Study of Women and Society’in direktörü ve Women’s Studies’in koordinatörüdür. Aynı zamanda, Queens College, CUNY’de de Sosyoloji Profesörü’dür.

Referanslar

Davis, Lennard and David Morris. 2007. “Biocultures Manifesto,” New Literary History vol. 38 no. 3: 411-418.

Dumit, Joseph. 2004. Picturing Personhood: Brain Scans and Biomedical Identity. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Haraway, Donna. 1991. Simians, Cyborgs and Women:The Reinvention of Nature. New York: Routledge.

Jordan-Young. Rebecca. 2010. Brainstorm: the Flaws in the Science of Sex Difference. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Latour, Bruno. 2004. “Why Has Critique Run out of Steam? From Matters of Fact to

Matters of Concern,” Critical Inquiry vol. 30 no. 2: 225-248.

Vidal, Fernando and Francisco Ortega. 2011. “Approaching the Neurocultural Spectrum — an Introduction,” pp 7-27 in Neurocultures: Glimpses into an Expanding Universe, ed. Francisco Ortega and Fernando Vidal. New York: Peter Lang.

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir