Arşiv Kültür - Sanat Teorik

İyi ki doğdun Mary Wollstonecraft!

Bu Yazı Mary Wollstonecraft’ın “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi” kitabından alınmıştır. 1792 yılında yayınlanan bu kitap aynı zamanda ilk feminist metinlerdendir. 

Mary Wollstonecraft hakkında daha fazla bilgi edinmek için tıklayın.

“Bu noktayı da vurgulayarak bu bölümün ana konusuna gelmiş bulunuyorum; kadın cinsim yozlaştıran ve kadınların yaptıkları gözlemlerden genellemelere varmalarım engelleyen bazı nedenlere işaret edeceğim. Kadınların tarihini izlemek üzere antik dönem kayıtlarına kadar gidecek değilim; kadınların daima ya köle ya da despot durumunda bulunduklarını ve bu iki durumun da aklın ilerleyişini aynı derecede geciktirdiğini belirtmek yeterli olacaktır. Kadınların aptallığının ve kötülüğünün kaynağı bana her zaman dar kafalılık gibi, görünmüştür; mevcut sivil yönetimlerin yapıları, kadınların anlayış gücünün gelişmesinin önüne aşılmaz engeller yığmıştır: – Oysa erdem başka hiçbir temel üzerine inşa edilemez! Aynı engeller servet sahipleri önüne de çıkarılır, bu nedenle de bu iki kesimde benzer sonuçlar ortaya çıkar. Yaygın bir deyiş, zorunluluk keşfin anasıdır, der – bu durum erdem için de geçerlidir. Erdem edinilen bir şeydir ve onu edinmek için belli hazlan feda etmek gerekir. 

Zihni hayatın getirdiği güçlüklerle açılıp güçlenmemiş, zorunluluk nedeniyle bilgi peşinde koşmamış biri, haz onun için ulaşılabilir durumdayken, onu feda etmeye razı olur mu?  Yaşamda mücadele etmek zorunda kalan insanlar mutlu insanlardır, çünkü bu mücadelelerdir ki, insanın aylaklıkla geçirdiği boş zamana sahip olup da kendisini zayıf düşürecek kötü alışkanlıkların avucuna düşmekten alıkoyar! Ama erkeklerle kadınlar doğuşlarından itibaren haz güneşinin daima üzerlerinde parladığı, sıcak iklimli bir alana yerleştirilirse, yaşamın görevlerini yerine getirecek, hatta kendilerini kaybetmelerine neden olan duygularını tahlil edecek kadar nasıl güçlendirebilirler zihinlerini? Toplumun bugün geldiği haliyle, kadınların yaşamları boyunca sürdürdükleri iş haz alıp vermektir; bu durum böyle süregittiği sürece böylesine zayıf varlıklardan pek fazla bir şey beklenemez. Doğadan güzellikle narinliğin bir arada bulunuşunun verdiği büyülenmeyi örnek alarak, güç kazanabilmek için güzelliğin hâkimiyetinden başka bir şey tanımayan kadınlar aklın zenginleştireceği doğuştan haklarından feragat eder ve eşitlikten kaynaklanan saygın hazlara ulaşmak için emek sarf etmek yerine, kısa ömürlü kraliçeler olarak yaşamayı seçerler. Erkeklerden aşağı olmalarıyla yücelerek. Kulağa bir çelişki gibi geliyor değil mi? 

Sürekli olarak, kadın oldukları için saygı görmek isterler; oysa deneyimleri şunu göstermeliydi: Kadın cinsine titizlikle bu temelsiz saygıyı göstermekle övünen erkekler, el üstünde tutuyor gibi göründükleri zayıflığı aslında küçümser ve sömürür. Bu gibi erkekler çoğunlukla Bay Hume’un, Fransızlarla Atinalıları karşılaştırırken, kadınlara ilişkin olarak aktardığı görüşlerini yinelerler: “Bu ulusa özgü en tuhaf özellikse şu, dedim Atinalılara, sizlerin Saturnalya döneminde oynadığınız, efendilerin kölelere hizmet etme oyununu onlar bütün yaşamları boyunca oynuyor. Bu oyuna bazı yeni kurallar da ekleyerek iyice saçma ve komik durumlar yaratıyorlar. Sizin oyununuzda, talihin düşürdüğü kişiler yalnızca birkaç günlüğüne el üstünde tutuluyor; ama bu ulus, doğanın kendilerine tabi kıldığı, aşağı konumlarının ve hastalıklarının çaresi olmayan yaratıkları yüceltiyor. Hiçbir erdem sahibi olmamalarına rağmen kadınları, efendileri ve hükümdarları yapıyorlar.” Ah! Anlayışlı yaklaşmaya çalışarak yazıyorum: Neden kadınlar yabancılardan erkeklerin kendi aralarında kurduğu, insanlığın ve uygarlığın getirdiği kibarlığa uygun ilişki biçiminden farklı bir ilgi ve saygı beklerler? Neden “güzelliğin verdiği gücün doruğunda oldukları sırada” kendilerine kraliçe gibi davranılırken, doğal haklarından vazgeçene dek tadını çıkardıkları bu saygının içi boş olduğunu fark etmiyorlar? Kanatlı tür gibi kafeslere kapatıldıklarında tüylerini kabartmaktan ve gülünç bir saygınlık edasıyla bir tünekten diğerine atlamaktan başka bir şey yapmıyorlar? Hiçbir çaba göstermemelerine, hiçbir özel numara yapmamalarına karşın kendilerine yemek ve güzel kıyafetler verildiği doğrudur; ama onlar bunun karşılığında sağlıktan, özgürlükten ve erdemden vazgeçerler. Çeşitli yararlar sağlayan bu ayrıcalıklara yüz çevirecek, bunlar yerine aklını kullanarak yaygın önyargıların üzerine çıkıp insanın kendi içindeki ayrıcalıklı erdemleri seçecek kadar zihni gelişmiş insanları nerede bulacağız? Gücün haksız yolla edinilmesinin sevgi duygularını boğduğu ve aklın daha tomurcukken budandığı bir durumda böyle bir beklenti boşuna değil mi? Erkeklerin tutkuları kadınları tahta oturtmuştur. İnsanlık daha akılcı bir yol seçmedikçe, kadınlar en az çabayla elde ettikleri en tartışmasız güçten feragat etmeyeceklerdir. Kadınlara şöyle denebilir. 

(…)

Kadınların, onlara böyle önemsiz nitelikte ilgiler gösterilerek yozlaştırılmasına üzülüyorum; erkekler kadın cinsini kollamanın ve bu cinsin üyelerine kibar bir ilgi göstermenin erkekçe olduğunu düşünüyorlar; oysa aslında tek yaptıkları kendi üstünlüklerini pekiştirmek. İnsanın, kendisinden aşağı olduğu açık olan biri önünde eğilmesinin küçük düşürücü olduğu düşünülmüyor. Bu tür seremoniler bana öylesine gülünç geliyor ki, bir beyefendi büyük bir ciddiyet ve şevkle yere düşen bir mendili almaya eğildiğinde ya da kapıyı kapamak üzere hamle yaptığında gülmemek için kendimi zor tutuyorum; böyle durumlarda yardım edilen hanımefendi birkaç adım atmaya tenezzül edecek olsa sorun çözülecek çünkü.

(…)

Kadınların egemen önyargı nedeniyle maruz kaldığı eksiklikleri, derderi ve acılan tek tek saymak sonu gelmeyecek bir iş olur. Kadınların muhakeme yapmaktansa hissetmek için yaratıldıkları, sahip olabilecekleri tek gücü ancak işveleri ve zayıflıklarıyla kazanabilecekleri önyargısından söz ediyorum: “Kusurlarıyla güzel, zayıflığıyla sevimli!” İşveleri ve haksız nüfuzlarıyla kazandıklan güç bir yana, kadınlar bu sevimli zayıflıklarıyla yalnızca korunma açısından değil, öğüt alma açısından da erkeklere bağımlı olurlar. Yalnızca aklın gösterdiği görevleri göz ardı ederek, zihinlerini güçlendirecek deneyimlerden kaçınarak, kusurlarını saklayacak zarif bir kılıf ararlar; bu kılıf haz düşkünlerinin gözünde onları yükseltebilir, ama aslında ahlaki mükemmellik açısından onları aşağılara düşürmez mi?

(…)

Kız çocuklar tüm kasları eriyinceye ve sindirim sistemleri bozuluncaya kadar odalara kapatılmasa, zihinlerinin ve bedenlerinin yeterince çalıştırılmasına izin verilse, bu türden çocukça şeylere tanık olmayacağımıza inanıyorum. Savımızı biraz daha ilerletecek olursak, kız çocuklarda korkuyu hoşgörüyle karşılamak, hatta belki yaratmak yerine, ona da erkek çocuklarda korkuya gösterdiğimiz tavrı göstersek, kısa süre içinde kadınlara da daha fazla saygı duyabiliriz. Doğru, bu koşullarda kadınlar artık erkeklerin yollarını süsleyen tatlı çiçekler olmaktan çıkacaktır, ama toplumun daha saygın üyeleri olacaklar ve kendi akıllarının ışığında yaşamanın daha önemli görevlerini yerine getireceklerdin “Kadınları erkekler gibi eğitirseniz,” diyor Rousseau, “kadınlar erkeklere benzedikçe onlar üzerindeki güçlerini de yitireceklerdir.” Benim hedeflediğim de işte tam olarak budur. Kadınların erkekler üzerinde değil, kendi üzerlerinde güç sahibi olmalarını istiyorum.

(…)

Cehalet, erdemi içine koyamayacağınız kadar dayanıksız bir kaptır! Gene de erkeklerin üstün olduğunu savunan pek çok yazar, kadınların yaşamlarını cehalet temelinde düzenlenmesi gerektiğini söyler; sözünü ettikleri üstünlük bir derece meselesi değil, bir tür meselesidir. Kendi savlarnı yumuşatmak için de, büyük bir lütuf örneği sergileyerek, aslında

bu iki cinsin karşılaştırılmaması gerektiğini, erkeklerin akıllarını kullanmak, kadınlarınsa hissetmek için yaratıldıklarını eklerler: Onlara göre, böylelikle kadınla erkek, et ve ruh

olarak, akılla duyarlığın mutlu birlikteliğiyle mükemmel bütünü oluştururlar

Peki ya duyarlık nedir? “Duyumda çabukluk, çabuk duygulanma; incelik.” Bu Dr. Johnson’ın getirdiği tanım; bu tanım bana yalnızca fena halde cilalanmış içgüdüden başka bir şey çağrıştırmıyor. Ne duyumda, ne de maddede Tanrı’nın bir izini görmem mümkün. Yetmiş kere yedi defa arındırılmış olsa dahi madde maddedir; ne yaparsanız yapın içinde akıl bulmazsınız, tıpkı ateş üstünde ne denli tutarsanız tutun, kurşunu altın yapamayacağınız gibi!

Daha önce ortaya koyduğum savı yineliyorum; kadınların da ölümsüz bir ruha sahip olduğu kabul edilecekse, yaşamı boyunca anlayış gücünü geliştirmek zorundadır. Oysa

mevcut durum, olabilecek tüm gerçekliğin yalnızca çok küçük bir kısmım oluşturmasına rağmen, kadın yapmacık övgülerle o olası görkemli kaderinden uzaklaştırılıyor; doğaya karşı çıkılıyor ya da kadının kaderinin yalnızca doğurmak veya olduğu yerde çürümek olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Aynı mantıkla barbarlara ancak akıl yürütme yetisinden yoksun bir ruh tanıyabileceğimizden, onları yalnızca içgüdünün ve duyarlığın kılavuzluğuna terk eder ve bu yaşamda ancak bir sonraki yaşamlarında akıl sahibi olabilmek için debelenmeye mahkûm olduklarını da kabul ederiz; böylece ebediyet boyunca bunlar, insanı hep bir adım arkadan takip ederler. Ama onlara en başından akıl verilmiş olsa, böyle saçma bir duruma düşmeyecekleri açık olduğundan, Tanrı’nın neden böyle bir yol izlediği açıklanamaz kalacaktır.

(…)

Kadınların yozlaşmasına yol açan nedenleri aydınlatmaya çalışırken, gözlemlerimi bütün kadın cinsinin ahlakı ve davranışları üzerinde evrensel olarak etkili olan nedenlerle

sınırlı tuttum; kanımca bunların hepsinin, nihayetinde anlayış gücünün eksikliğinden kaynaklandığı açıktır. Zihinsel yetilerde zayıflığın fiziksel mi, yoksa rastlantısal mı olduğunu

ancak zaman gösterecektir, çünkü burada daha fazla erkeklerinkine benzer bir eğitim aldığından, cesaret ve kararlılık özelliklerini kendinde taşıyan birkaç kadın üzerinde durmayacağım. Şunu söylemekle yetiniyorum: 

Benzer koşullarda kalan insanlar, benzer özellikler edinmişlerdir. Sözünü

ettiğim özellikler bedensel özelliklerdir çünkü bazı erkeklerin sergiledikleri deha ve yetenekler; şimdiye dek hiçbir kadının tatma fırsatı bulmadığı koşullarda filizlenmiştir.”

Alıntının yapıldığı kitap:

Çevirmen: Deniz Hakyemez

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 12. Baskı

0 comments on “İyi ki doğdun Mary Wollstonecraft!

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir