Arşiv Bireyci Feminizm Okulu Çeviri Teorik

Liberal feminizm 6 – Hakkaniyet Feminizmi

Bu seri, Stanford Encyclopedia of Philosophy’de yer alan Liberal Feminizm girdisinin okunabilirliği arttırmak amacıyla bölümlere ayrılarak çevirilmiş halidir. Çeviren: Mete Han Gencer. Görsel: Hilal Güler, dijital kolaj.

2.2. Hakkaniyet Feminizmi

Hakkaniyet feminizmi, feminizmin politik rolünün basitçe kadınlar da dahil olmak üzere herkesin zorla müdahaleye maruz kalmama hakkına saygı duyulmasını sağlamak olduğunu öne süren bir tür klasik-liberal veya liberteryen feminizmdir (Sommers 1994, 22). Bir hakkaniyet feministi olan Wendy McElroy şöyle yazmaktadır: “Kendime feminist dememin sebebinin her zaman devlet olduğunu savundum. Bununla şunu demek istiyorum: eğer devlet (veya bir anarşist savunma birliği) paternalistik koruma veya baskı uygulamaksızın kadınların haklarının eşitliğini tamamıyla kabullenseydi kadınların problemleri hakkında yazmayı bırakırdım.” (McElroy 1998c).

Feminizmin politik rolü, devletin kadınların zorla müdahaleye maruz kalmama hakkının özel bireyler tarafından tanınmasından ve onlara karşı koruduğundan (örneğin kadınların sarkıntılığa maruz kalmama ve evlilik içi tecavüze uğramama hakkı (McElroy 1991a)) ve devletin kendisinin kadınların bu hakkı saygı duyduğundan emin olmayı içerir. İkinci kısım, feministlerin kadınların özgürlüklerini onlara özgü şekilde kısıtlayan (örneğin kadınların iş seçeneklerini kısıtlayan yasalar (Taylor 1992, 228)) ve kadınlara özgü bir koruma sağlayan (örneğin kadınlara ayrıcalıklı muamele yapan yasalar (Paul 1989)). yasaları eleştirmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Hakkaniyet feministler, bunun Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde büyük ölçüde başarıldığını iddia etmektedirler. Joan Kennedy Taylor, bunu şöyle açıklamaktakdır: Feminizmin “kadınlar için eşit politik özgürlük hedefine ABD’de neredeyse tamamen varılmıştır.” (Taylor 2001; ayrıca bkz. Sommers 1994, 274).

2.2.1. Kadınların Baskılanması Üzerine Hakkaniyet Feminizmi

Hakkaniyet feminizmine göre, “kişisel olan politiktir” sloganı, devlet kadınların baskıcı müdahaleye maruz kalmama hakkını – özellikle kadınların kişisel hayatlarında – tanımadığı zaman doğrudur. Yani, örneğin, bazı ülkelerde kadınların, eşlerinin kadınların kişiliği ve mülkleri üzerinde yasal kontrolü vardır. (Bazı hakkaniyet feministlerine göre kadın hareketleri bu tür ülkeleri eleştirmekten kaçınmamalıdır (Sommers 2007)). Fakat hakkaniyet feministleri, ABD gibi kadınların bu türden bir baskıcı müdahaleye maruz kalmama hakkının halihazırda tanınıp yasayla güvence altına alındığı ülkelerde “kişiselin artık politik olmadığını” savunmaktadırlar (Lehrman 1997, 5; ayrıca bkz. 21).

Hakkaniyet feminizmine göre, eğer bir birey veya bir grup birey haklarından uzun süreyle ve sistematik şekilde mahrum bırakılıyorsa onlara onların “baskı gördüğünü” söyleyebiliriz. ABD’nin ilk iki yüzyılında kadınlar baskı görmüştür; Afrika kökenli insanlar Jim Crow yasalarının ortadan kaldırılmasından önce baskı görmüştür. Birleşik Milletler’in kültürü bu hak esirgeme örneklerini desteklemiş olsa da hakkaniyet feministlerine göre esas baskıcı kadınların haklarını tanımayı ve korumayı reddeden ve Afrika kökenli insanlara kendi kendilerinin sahipleriymiş gibi muamele etmeyen devletti (McElroy 1998c). Devlet kadınların ve Afrika kökenli Amerikalıların haklarını tanımaya ve korumaya başladığında bu gruplar – kültür, onları hala dezavantajlı bir duruma soksa da – artık baskı görmemektedir. Yani, örneğin, Müslüman kadınların baskı altında olup olmadığıyla ilgili bir tartışmada Cathy Young, kadınların kendilerini ikincilleştiren bir dini geleneğe uyum göstermelerinin yasalarla zorla yaptırılıp yaptırılmadığına odaklanmaktadır. Eğer kadınların dini geleneğe uymaları yasalarla zorunlu kılınıyorsa o zaman kadınlar baskı altındadır (Young 2006).

Eğer ABD gibi toplumlarda kadınların baskı altında olduğu iddia ediliyorsa, hakkaniyet feministlerine göre, devletin kadınları, bir grup olarak, süregelen sistematik hak ihlallerinden koruyamadığı gösterilmelidir. Bazı feministler, ABD gibi toplumlarda kadınlara karşı şiddetin çok yaygın olduğunu ve bu nedenle kadınların şiddete maruz kalmama hakkının yasayla korunmasının yeterince güvence sağlamadığını savunmaktadır. Bu nedenle, bazı feministlerce, kadınlar uzun süreli ve sistematik bir şekilde beden bütünlüğü haklarından mahrum kalmaktadırlar (Dworkin 1991). Hakkaniyet feministleri, bu iddiayı kadınlara karşı şiddetin yaygınlığının abartıldığını göstererek çürütmeye çalışmaktadır. Örneğin, Rita Simon, her 1000 kadından 154’ünün tecavüze uğradığı iddiasını eleştirmektedir. Onun hesabına göre, bu sayı 1000’de 19’a daha yakındır ve “tecavüz diğer şiddet suçlarından daha nadirdir” (Simon 2002, 235). Buna ek olarak, Rita Simon’a göre, “ceza adaleti sistemi, kadınlara karşı işlenen suçları görmezden gelmemekte ve hafife almamaktadır” (Simon 2002, 236). Katie Roiphe’ye göre, bir kadının ilk kez randevuya çıktığı kişi tarafından tecavüze uğraması (date rape) kadınlara karşı ciddi bir tehdit oluşturmamaktadır. Roiphe’ye katılarak Cathy Young şöyle yazmaktadır: “kadınların seks yapmadan önce çekinceleri olmasının birçok sebebi vardır … randevuya çıktıkları kişi tarafından dövülme korkusu yaşamaları ise nadiren bu sebeplerden biri olarak bildirilmektedir” (Young 1992).

Kadınların baskıya maruz kaldıklarını söylemenin başka bir sebebi erkeklerle eşit muamele görme haklarının işverenlerince, eğitim kurumlarınca ve ortaklıklarınca uzun süreli ve sistematik bir şekilde ihlal edilmesidir. Bu, bazılarına göre, kadınların sırf kadın oldukları için eşit haklara erişimlerinin engellendiği anlamına gelmektedir. Hakkaniyet feministlerine göre, işverenler, eğitim kurumları, halka açık konaklama yerleri veya ortaklıklar kadınlara karşı ayrımcılık yaptığında aslında hiçbir hak ihlal edilmemektedir (bkz. Bölüm 1.5). Yine de, hakkaniyet feministleri, kadınlara karşı yapılan ayrımcılığın ciddi bir problem olmadığını ileri sürmektedir. Diana Furchtgott-Roth ve Christine Stolba’ya göre, “kadınlara karşı yapılan sistematik ekonomik ayrımcılıkla ilgili şikayetler, basitçe, kanıtla desteklenmemektedir” (Stolba ve Furchtgott-Roth 1999, xi; ayrıca bkz. 2001). Onlara göre, “kadınların maaşları ve eğitim seviyeleri erkeklerinkiler arasındaki uçurum zaten kapanmaktadır” (xii). Ek olarak, Stolba ve Furchtgott-Roth, kadınların “eğitimde erkekleri geçtiğini” iddia etmiştir (23; ayrıca bkz. 23-43). Christina Hoff Sommers, şu anki eğitim sistemimizin erkek ve kız çocuklarına eşit bir eğitim sunmaktansa ölçüsüzce kızlara yarar sağladığını öne sürerek bunu desteklemiştir (Sommers 2000, 20–23, 178).

Hakkaniyet feministleri, kadınlar ve erkeklerin aldığı sonuçlar arasındaki farklılıkların kadınlara karşı şiddetle ve cinsiyet temelli ayrımcılıkla değil kadınların ve erkeklerin tercihleri arasındaki farklılıklarla açıklanabileceğini ileri sürmektedirler (Epstein 2002, 33; Stolba ve Furchtgott-Roth 1999, xii). “Kadınların erkeklerin gerisinde kaldığı pek çok alanda, kişisel tercihler, sonuç farklılıklarını ortada olan ayrımcılıktan daha kolay açıklamaktadır.” Net olmak gerekirse, klasik-liberal veya liberteryen feministlere göre, kadınların ve erkeklerin – özellikle kendi kendilerinin sahibi olarak görülme konusunda –  “aynı politik ilgileri” vardır (McElroy 2002, 14–15). Ancak, bazı hakkaniyet feministlerine göre, cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılıklar, ABD gibi ülkelerde hala yaygın olan iş yerinde ve aile rollerinde cinsiyet temelinde yapılan ayrıştırmaları büyük oranda açıklamaktadır (Epstein 2002; Lehrman 1997, 5, 31).

Diğer hakkaniyet feministleri, biyolojik cinsiyet farklılıklarının bu fenomeni tek başına açıklamadığını düşünmektedir (Young 2004). Kadınların tercihleri, sosyal ortamın veya teşviklerin göstergesi de olabilir. Örneğin, kadınlar, stereotipik kadın rollerini tercih edecek şekilde sosyalleşmiş olabilir veya o tür rollerle ilişkilendirilen mükafatlar kadınlara o rolleri üstlenmeleri için motivasyon sağlayabilir. Fakat hakkaniyet feministlerine göre, yasalar veya başka bir şey kadınları geleneksel roller seçmeye zorlamadığı için ortada devletin müdahale etmesi gereken bir durum yoktur. Hakkaniyet feminizmine göre, kadınların cerrah olmasını engelleyen bir yasa, özgürlük veya mülk tehditi oluşturacağından, baskıcı olurdu. Ancak eğer bir kadın evde kalıp anneliği tercih edecek şekilde sosyalleştiyse veya diğer gerçek seçenekleri göz önünde bulundurarak çocuklarıyla birlikte evde kalmayı tercih ettiğini keşfederse o kadın hala fikrini değiştirip, özgürlüğünü veya mülkünü riske atmadan, cerrah olmayı tercih edebilir. Stolba ve Furchtgott-Roth, “engellemek” sözcüğünü çok katı bir şekilde kullanarak “kadınları cerrahi uzmanlığı seçmesini engelleyen hiçbir şey yoktur” demiştir (Stolba ve Furchtgott-Roth 1999, 60; vurgu bana ait).

2.2.2. Feminizmin Politik Olmayan Rolü

Hakkaniyet feministleri, feminizmin politik görevinin – kadınların, baskıcı müdahaleye maruz kalmama hakkının güvence altına alınmasının – neredeyse tamamen yerine getirildiğini düşünseler de bazı hakkaniyet feministleri, feminizmin kadınların kişisel hayatlarında üstlenmesi gereken politik olmayan bir rolü olduğuna da inanmaktadır. Politik olmayan rolü sayesinde feminizm, kadınların kendi özgürlüklerinden faydalanmalarını sağlayacak kişilik özellikleri geliştirmelerine ve artan seçenekleri arasında hayatlarını yönetmelerine yardım edebilir.

Karen Lehrman şöyle yazmaktadır: “Sadece erkeklerin sahip olduğu düşünülen pek çok kişilik özelliğinden artık kadınlar da yararlanabilir. Bunlara hırs, girişkenlik ve bağımsızlığın yanında kararlılık da dahil” (Lehrman 1997, 33; see also 62). Hakkaniyet feministleri tarafından önemi vurgulanan diğer kişilik özellikleri arasında şunlar bulunuyor: “özgüven (Stevens et al. 2002, 255), bağımsızca düşünebilme ve argüman kurabilme (McElroy 1998a) ve kendi için sorumluluk alabilme (Taylor 1992, 86). Bazı hakkaniyet feministlerine göre, feminizm kadın ve erkek bireylere cinsiyet rollerine uymaktan kurtulma fırsatı vermektedir (Lehrman 1997, 6; Taylor 1992, 23–24).

Hakkaniyet feministler, eğitimdeki ve işteki kadınlar için devlet düzenlemelerine alternatif çeşitli başarı stratejileri önermiştir. Örneğin, hakkaniyet feministleri, kadınların erkeklerle dolu alanlarda birbirlerine akıl hocalığı yapmalarını, destekleyici kuruluşlar organize etmelerini ve bilinçlendirme gibi 1960’ların feminizminin tekniklerini kullanmalarını önermektedir (Taylor 1992, 100–101). What You Can Do About Sexual Harassment When You Don’t Want to Call the Cops isimli eserinde Joan Kennedy Taylor, kadınların erkeklerle yaşayabilecekleri çatışmaları çözmeyi öğrenerek ve erkeklerin kültüründe cinsel şakalaşmanın rolünü anlayarak ve cinsel tacizden kaçınabileceğini veya etkisini azaltabileceğini ileri sürmüştür (Taylor 1999). Hakkaniyet feministleri, kadınların sözleşme yapma haklarını tamamen kullanarak tercihleri konusundaki fikirlerini değiştirmelerini de önermektedir. Örneğin, sözleşme hakları gereğince, cinsel lütuflar temelinde değil de iş performansları temelinde değerlendirilmede ısrar edebilirler (Epstein 2002, 40; Taylor 1992, 169).

Bazı hakkaniyet feministleri, kadınların kendi özgürlüklerinden yararlanmak için cinsiyetlerinin farklılıklarını bırakmaları gerekmediğini vurgulamıştır (Lehrman 1997, 198). Karen Lehrman’a göre, “feminist devrimi tamamlamak başlıca kadınların kendi bireysel evrimlerini tamamlamasını içermektedir” (35). Lehrman, Elizabeth Cady Stanton’ı şöyle alıntılamaktadır: “kadınları her tür geleneğin, bağlılığın ve batıl inancın esaretinden tamamen kurtarmak için en güçlü sebep … kadının kendi bireysel hayatının yalnızca kendi elinde olması gereken kişisel sorumluluğudur” (Lehrman 1997, 201). Lehrman’ın görüşünde, bu bireysel hayatın önemli bir kısmı kişinin tatmin edici bir hayatı bireysel olarak inşa ederken cinsiyet farklılıkları ve aynılıkları arasındaki yön bulma sürecidir. 

2.2.3. Toplumsal Olarak Muhafazakar Hakkaniyet Feminizmi

Bazı hakkaniyet feministleri toplumsal olarak muhafazakardır (Morse 2001; Sommers 2000). Net olmak gerekirse, burada tanımlanan hakkaniyet feminizmi klasik-liberal veya liberteryen feminizmin bir türüdür. Böyle olduğundan, geleneksel değerlerin devlet tarafından vatandaşlara dayatılmaması gerektiği iddiasını içermektedir. Örneğin, devlet, vatandaşları geleneksel değerleri destekleyen kurumları desteklemek için vergi vermeye mecbur bırakmamalıdır. Aynı şekilde, ne ceza hukuku ne medeni hukuk geleneksel değerlere uymak için teşvik vermelidir. Fakat bazı hakkaniyet feministleri, vatandaşların bu geleneksel değerlere kendi istekleriyle uyması durumunun en iyisi olduğunu ileri sürmektedir. Onlara göre, geleneksel değerlere uyumun yaygın olması toplumun refahına vesile olmaktadır çünkü geleneksel değerler “hem ekonomik hem politik açıdan özgür kurumların temeli olan”, bağımsız ve “kendi kendine hakim olabilen vatandaşların” üretilmesini mümkün kılmaktadır (Morse 2001, 161).

Toplumsal olarak muhafazakar hakkaniyet feministleri, devletin gücünü serbest bir kültürel ortam yaratılmasını desteklemek için kısıtlayan klasik liberal veya liberteryen teoriye katılmamaktadır. Yani, örneğin, toplumsal olarak muhafazar hakkaniyet feministleri, devletin vatandaşlara geleneksel aile türlerini dayatmaması gerektiğine katılmakla birlikte (çünkü bireylerin baskıcı müdahaleye maruz kalmama hakkı vardır) toplumun baskıcı olmayan ve devlet yoluyla olmayan şekillerde toplumca hoş görülmeyen yaşam tarzlarını sertçe eleştirmesi gerektiğini düşünmektedir. Toplumsal olarak muhafazar hakkaniyet feministleri, görevi herkese eşit haklar sağlamak olan politik rolünden sıyrılıp kadınların bireysel yaşamlarına giren feminizmin, kadınları aile gibi hayati öneme sahip olan toplumsal kurumların temelindeki sonraya ertelenen tatminlik türlerinden ve fedakarlıktan caydırdığını düşünmektedir (Morse 2001, 133).

Net olmak gerekirse, kadın ve erkeklere hukuk önünde eşit davranılması gerektiği iddiasını temel kural olarak kabul eden politik muhafazakarlar da vardır. Elizabeth Fox-Genovene bu tür politik muhafazakarlara örnektir (Fox-Genovese 1991; 1996). Hakkaniyet feminizmini benimseyen politik muhafazakarlarla toplumsal hakkaniyet feministleri arasındaki fark, ilkinin devlet gücüyle geleneksel değerlerin desteklenmesi gerektiğini savunması ve ikincisinin bunu reddetmesidir. İlaveten, toplumsal hakkaniyet feministleri, bireylerin politik haklarının bireylerin kendi kendilerinin sahibi olmalarından geldiğini savunurken (Morse 2001, 57)  politik muhafazakarlar vatandaşların politik haklarının vatandaşların bir topluluğun üyesi statüsünde olmalarından geldiğini savunmaktadır (Fox-Genovese 1991, 9). Bu görüşler politik koalisyonda olduğundan günümüzdeki popüler tartışmalarda genellikle bu ikisini ayırt etmek zordur. Örneğin, Jennifer Roback Morse kendisini bir liberteryen olarak görmektedir: “Konu bireyle devlet arasındaki münasip ilişkinin ne olması gerektiği olduğunda liberteryenizm hemen hemen doğru cevaptır” (Morse 2001, 4). Ona göre, “politikanın temelinde yatan ahlaki ve etik sistem politik sürecin dışında güvence altına alınmalıdır” (124). Ancak Morse, liberteryen olmayan ve politik açıdan muhafazakar olan devletin “boşanmayı pahalılaştırarak” kişisel ilişkilere karışması önerisini de yapmaktadır (164, ayrıca bkz. 104, 111).

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir